GÜMÜŞPALA-65


Keyifli okumalar🩷

Bahar yanağını kocasının göğsüne koymuş yataklarında sarmaş dolaş yatıyorlardı. 

Hamza Mahir yükselttiği yastığında sırt üstü uzanırken genç kadın bir bacağını kocasının bacakları arasına atmış adeta üzerinde yatıyordu. 

Gümüşpala'nın bir eli Bahar'ın saçlarını okşarken diğer eli belinde daireler çiziyordu. Bu ufak hareketler malum masaj bağımlısı genç kadını etkisiz hale getiriyordu. 

"Mahir sen böyle yaptıkça uykuya doğru çekiliyor gibiyim."

Adamın yüzünde hafif bir tebessüm oluşmuştu fakat sesini çıkarmamıştı.

"Hala bozuk atamazsın ama Mahir ya!"

Sesi uykulu olmasa neredeyse sitemli çıkabilirdi.

Gümüşpala karısının saçlarına bir öpücük kondurdu.

"Hamile olman lazımdı."

Bahar'ın adamın ses tonundan çıkardığı şey bir süredir kocasının kendisinden habersiz bebek çalışmaları sürdürdüğüydü.

"Nasıl bu kadar eminsin acaba sevgilim?"

Başını kaldırmış Hamza Mahir ile göz göze gelmişlerdi. Adamın kendinden emin bakışlarıyla toparlanıp doğrulmuştu. Üzerinde yalnızca iç çamaşırları olan genç kadın kocasına seyir zevki yüksek bir görüntü oluşturuyordu.

"Sana inanamıyorum Mahir! Sinsice hamile bırakmaya mı çalışıyordun beni?"

Seviştikleri zamanların çoğunda korunmuyor oluşları gizli bir bilgiymiş gibi hanımefendi kendisine kızıyordu. 

"Yavrum sinsilik gizlice yapılır ben açıktan çabalıyorum günahımı alma."

Bahar gözlerini kısarak ters ters baktı.

"Yani duyan da altı aylık üç tane bebeğimiz yokmuş zanneder. Ben de zannettim ki üzüldüğün için sesin çıkmıyor meğer senin matematik tutmamış!"

Holdingten çıktıktan sonra eve geçerken eczaneye uğramışlar ve hamilelik testi almışlardı. Eve gelir gelmez Hamza Mahir'in ısrarları üzerine hemen yapılmıştı o testler. 

Sonucun negatif çıkması ve Gümüşpala'nın hiç çıkmayan sesi üzerine Bahar çok üzüldüğünü o nedenle pek konuşmadığını düşünmüştü ama meğer beyefendinin kafasındaki tilkilerle muhabbeti ağır basmıştı. 

"Güzelim çok isteyen benim üzüldüm tabi."

Hamza Mahir Gümüşpala manipülasyon yeteneği çok yüksek bir adamdı. Öyle ki Bahar neredeyse 'tamam sevgilim gel yapalım bir tane yeter ki sen üzülme' diyecek kıvama doğru gidiyordu.

"Nasıl mutlu etsek seni?"

Bahar'ın da sesi en az kocası kadar oyunbaz çıkıyordu. Bir eli kocasının çıplak göğsünde dolanırken masumca soruyordu bir de.

Boylu boyunca uzanan adamın hemen yanı başında oturan genç kadın eğilip göğsüne bir öpücük kondurdu.

Sonra bu öpücükler birer birer aşağı doğru inmeye başlamıştı.

"Bahar"

Hamza Mahir'in sesi karısının dokunuşlarının hazını yansıtıyordu.

"Sevgilim"

Adamı aşk dolu kısık bir sesle cevaplayan genç kadın yukarı doğru çıkıp önce boynuna oradan da dudaklarına doğru bir öpücük kondurmuştu.

"Demek..."

Cümlesinin her bir kelimesinden sonra adama bir öpücük veriyordu.

"...bana..."

Hamza Mahir'in elleri bacaklarını okşuyordu.

"...sormadan..."

O eller daha da yukarı çıktığında Bahar da iradeyi kaybetmek üzereydi. Aniden doğrulup az önce öpücükler kondurduğu kocasının göğsüne bir şaplak attı.

"...bebek yapma kararı aldın öyle mi sevgilim?"

Sonrasında yatağın diğer tarafının ayak ucuna doğru emekleyerek kaçarken Hamza Mahir'in eli ayak bileğinden yakalamıştı bile.

"Nereye gidiyorsun yavrum eğleniyorduk?"

Hamza Mahir ayak bileğinden tuttuğu genç kadını yatağın üstünde çekerek kendisine doğru sürüklüyordu.

Bahar'ın gülerek attığı 'bırak' çığlıkları odayı doldururken bileğine mengene gibi yapışan güçlü ellerden kurtulmak gibi bir ihtimali olmadığını da gayet iyi biliyordu.

"Aferin daha fazla bağır da başımıza topla herkesi."

Gümüşpala da gülüyordu artık hallerine.

Az sonra kocasının altında kalan Bahar üzerine uzanan adama masum masum bakıyordu. Ya da öyle olduğunu umuyordu.

"Mahir sen var ya çok fenasın! Bundan sonra plansız sevişmelere dur demenin zamanı geldi görürsün sen."

Adamın iri yarı cüssesinin altında diklenip duruyordu Bahar. Dışarıdan oldukça komik görünse de hiç aldırış ediyormuş gibi görünmüyordu.

"Randevuyla mı sevişelim güzelim?"

En normal ses tonuyla konuşarak dalga geçiyordu Hamza Mahir.

"Evet canım gerekirse randevu talep edeceksin benden. Kaza kurşunu falan istemiyorum sevgilim ben ya. Gerçi seninki kasten ateş etmekmiş ama neyse!"

Karısının bıdı bıdı habire konuşması ve dahası laf sokması Gümüşpala'yı eğlendiriyordu. Dudağının kenarında bir gülümsemeyle dinliyordu. Ağırlığını üzerine verip iyice yatakla kendi arasına sıkıştırdı.

"Ahh çok ağırsın!"

Hamza Mahir güzel kokusunu içine çekmek için boynuna eğilmişti bile.

"Randevu mandevu anlamam ben. Karımı istediğim zaman severim."

Boynuna konulan öpücüklerle bilinci bulanmaya başlayan Bahar halen daha laf yarıştırıyordu.

"Ay boşuna romantize etmeye çalışma hiç sevgilim. Sevmek falan değil senin talebin."

Bahar'ın isyankar hali Hamza Mahir'in vurdumduymaz tavrıyla muazzam bir tezatlık oluşturuyordu.

"Bak kışkırtıyorsun sonra ben edepsiz oluyorum."

Tam devamını getirecekti ki ağzı karısının elleri tarafından kapatıldı.

"Tamam tamam sus Allah aşkına sakın daha fazla bir şey söyleme!"

Gümüşpala gülerek kendini yan tarafa sırt üstü bırakırken Bahar bir anlığına kocasının sıcaklığından uzaklaşmış olmanın memnuniyetsizliğiyle hoşnutsuz bir ses çıkardı.

"Size de yaranılmıyor Bahar hanım"

Genç kadın yeniden başını alışık olduğu kuytuya koyarak sımsıkı sarıldı kocasına.

"Deme öyle çok seviyorum seni."

Hamza Mahir de sarılıp başının üzerine bir öpücük kondurmuştu.

Biraz sonra sessizliği bozan kişi her zamanki gibi Bahar olmuştu.

"Biliyor musun Mahir ben de bir kardeşim olsun çok isterdim. Hatta benden büyük olmasını daha çok isterdim."

Gümüşpala ilgili bir sesle sordu.

"Ağabeyin mi olsun isterdin ablan mı?"

Genç kadın yüzünde tatlı bir tebessümle hayallerindeki kardeşi anlatıyordu.

"Ağabeyim olsun isterdim."

Hamza Mahir suratını buruşturmuştu. Hisseden karısı başını yukarı kaldırıp yüzüne baktığında sordu.

"Ne?"

Oldukça meraklı çıkıyordu sesi.

"Beni çok uğraştırırdı. Ağabeyin bir şey de yapamazdım. Olmaz sevmedim bu fikri."

Bahar kollarıyla kocasının göğsünden destek alarak biraz doğruldu. Yüz yüze bakıyorlardı.

"Allah Allah sahipsiz mi buldun sen beni?"

Gümüşpala doğrudan gözlerinin içine bakıyordu karısının.

"Seninle ilgili çıkan her pürüzü karşıma alırım yavrum. Sonra sıkıntı çıkardı diyorum."

Hamza Mahir'in güçlü kolları Bahar'ı belinden kavradığı gibi kendi üzerine çekmişti. Bu uzun uzun öpüşme sonucu genç kadın ikna olmuşa benziyordu.

"Ay keşke bir ağabeyim olsaydı da seni azıcık uğraştırsaydı. Ben sana hemen kanıyorum."

Gümüşpala gülerek cevapladı Bahar'ı.

"Gel bakayım nasıl kanıyormuşsun hemen göster."

Bu arada elleri de hiç uslu durmuyor sürekli bacaklarında ve kalçalarında dolaşıyordu.

Bahar kıkırdayarak ellerini çekti kocasının.

"Mahir senin kardeşlerinin olması ihtimali benimki gibi bir hayalden ibaret değil sevgilim."

Gümüşpala bir elini başını altına koymuş hala sırt üstü uzanıyordu.

"Benim iki tane kardeşim var zaten güzelim."

Konuyu hemen geçiştiriyordu kocası.

"Sevgilim Nejat ve Yiğit Ali'yi ne kadar çok sevdiğini ve kardeş gibi gördüğünü zaten biliyorum ama ben kendi kanından olan kardeşlerinden bahsediyorum anladığın üzere."

Adamdan ses gelmeyince devam etti.

"Yani sonuçta sen onları biliyorsun ama onlar senin varlığından dahi haberdar değiller. Hiç mi merak etmiyorsun ne yapıyorlar?"

Bahar'ın bu konu hakkında bir tahmini vardı. Kocasını az buçuk tanıyorsa tüm kardeşlerinden haberdardı. Her ne kadar onları hayatında istemese de Hamza Mahir Gümüşpala aynı kanı taşıdığı insanları öylesine geçip gitmezdi.

"Mahir konuşsana ama ya biliyorsun değil mi nerede olduklarını?"

Gecenin bir vakti Bahar'ın hiç gitmeyen meraklı yanı uyanmıştı bir kere.

"Biliyorum evet."

Bahar yine yüzünü kocasına çevirmiş meraklı meraklı bakıyordu.

Genç kadının konuşmadan dahi ısrar edebilme yeteneği vardı. Vazgeçmeyeceğini anlayan adam mecbur konuşmaya başladı.

"Aziz ve en küçükleri Elif yarı zamanlı İstanbul'dalar..."

Genç kadın heyecanla dahil oldu konuşmaya.

"N-nasıl yani hepsini ismiyle biliyor musun? Araştırdın değil mi tüm kardeşlerini?"

Karısının sesindeki tını durumu yanlış anladığını gösteriyordu.

"Yavrum olaya duygusal bakma. Ucu çevreme ve bana dokunabilecek her durumu kontrolüm altına alırım o kadar."

Bu robotik konuşma Bahar'ı bir miktar hayal kırıklığına uğratmıştı.

"Bu insanların bize ne zararı dokunabilir ki sevgilim? Bence sen kardeşlerini merak ediyorsun."

Gümüşpala'nın az önceki neşeli hali gitmiş daha ciddi görünüyordu.

"Bahar!"

Bahar iyi biliyordu ki bu bir uyarıydı.

"Tamam tamam demedim bir şey. Hadi biraz daha anlat sevgilim merak ediyorum. Elif kaç yaşındaymış? O neden İstanbul'da yaşıyormuş? Hem senin ikiz ablaların yok muydu? Üç tanelerdi değil mi?"

Hamza Mahir derin bir nefes alıp verdi. Bu konunun açılması hiç iyi olmamıştı. Kaç zaman önce anlattığı şeyleri aklına kazımış şimdi kendisine yöneltiyordu. Göğsünde yatan meraklı güzel sabaha kadar sorardı artık. 

"Erkeklerin akıllı kadınlardan neden korktuklarını anlamaya başladım."

Sesi tespit yapar gibi çıksa da dalga geçtiğini anlıyordu genç kadın.

"Mahir ya aşk olsun!"

Nazlı nazlı attığı triplere Gümüşpala'nın karşı koyma lüksü yoktu maalesef. Biraz sonra konuya yeniden döndü adam.

"Büyük olanlar Mardin'deler bildiğim kadarıyla. Elif daha üniversiteye gidiyor."

Kestirme cevaplar Bahar'ın hoşuna gitmese de itiraz edecek olursa biliyordu ki bunları da anlatmazdı ketum kocası.

"Peki başka oğulları olmamış mı?"

Bu soruyu çekinerek sormuştu genç kadın. Ne de olsa biyolojik babasının annesini terk etme sebebiydi erkek evlat.

"Olmamış. Tek varisi var ağalığın."

'Tek değil, iki.' diye aklından geçirdi Bahar.

"Çok kıymetlidir o şimdi."

Genç kadının düşünmeden öylesine söylediği cümle adamı güldürmüştü.

"Pek de istedikleri gibi bir hayat yaşadığını zannetmiyorum."

Kocasının ağzından laf kerpetenle alınıyordu. Sormadan asla anlatmıyordu.

"Nasıl yani?"

Bahar o kadar ilgiliydi ki dizi senaryosu dinler gibiydi.

"İstanbul'un en büyük mimarlık şirketlerinden biri Aziz'in. Çok başarılı bir mimar. Kulağıma geliyor adı sağdan soldan. Hayatının büyük kısmı burada yani anlayacağın. Onun ailesi minvalindeki kişiler oğullarını yanlarında, dizlerinin diplerinde isterler. Kendi istedikleri kızlarla evlendirirler ki aileleri bu yolla diledikleri yönde büyüsün ama anladığım kadarıyla hiçbiri olmamış."

Genç kadın artık yerinde doğrulmuş, yatakta bağdaş kurmuş oturuyordu. Kocasının anlattıklarını yüzüne bakarak dinlemek istiyordu. Hamza Mahir'i böyle konularda sohbet ederken yakalamak pek nadir görülen bir şeydi.

"Yaa nasıl biriyle evli ki?"

Gümüşpala yattığı yerden hafifçe doğrulup şöyle bir karısını süzdü.

Açık mavi, dantelli ve üzerinde minik minik beyazlı çiçekleri bulunan iç çamaşırı takımının sütyeninden taşan bembeyaz göğüsleri ve gelişigüzel bağdaş kurup oturuşundan kaynaklı nerdeyse gözlerinin önünde duran kadınlığı ile öyle baştan çıkarıcı duruyordu ki tüm bu mevzuları atlayıp karısıyla doyasıya vakit geçirmek istiyordu. 

"Boşver şimdi sen onları da gel buraya."

Kolunu uzatıp Bahar'ı kendisine çekeceği sırada genç kadın geriye kaçıp kurtuldu.

"Mahir yaa ne güzel anlatıyordun bir dur şimdi ama!"

Adam huysuzca yerinden doğruldu.

"Sevişmek istiyorum bana ne lan milletten."

İsyanı tüm evrene gibiydi.

Tekrardan Bahar'ı kendine çekmek için hamle yapacağı sırada bir kere daha engellendi.

"Randevu saatin gelmedi canım daha."

Numaradan kolunda olmayan saate bakarken çoktan kocası belinden tutup kendine çekmişti.

"Başlayacağım artık randevusuna da saatine de!"

Karısının kendisiyle alay ettiğinin farkındaydı ve onun bu kahkahayla gülen halleri çok hoşuna gidiyordu.

"Tamam bak azıcık daha anlat vallahi sevişeceğiz bak söz."

Adamın bir kaşı kalkmış 'inanayım mı?' der gibi bakıyordu.

"Tamam ya hiç itiraz etmeyeceğim bütün gece söz."

Bahar durdu durdu bir farkındalık yüklendi o anda.

"Ay bir de yalvaracağım neredeyse sevişelim diye. Aşk olsun Mahir!"

'Bütün gece neye itiraz etmeyeceksin acaba Bahar?' iç sesi de habire iğneleyip duruyordu genç kadını.

"Ben sözümü aldım gerisini sen düşün."

Yine aynı şeyi yapıyordu. Henüz hiçbir şey yapmadan içini titretmeyi başarıyordu.

Az sonra kocası bacaklarını uzattırmış ve başını koymuştu. Şimdi Bahar'ın bir eli aşık olduğu adamın saçlarında gezerken sessizce bekliyordu anlatacaklarını.

Bahar'ın hiç sesini çıkarmadan ağzına bakıyor olmasını her ne kadar komik bulsa da Gümüşpala özellikle bozacak bir şey söylemiyordu.

"İstanbul'un en sosyetik, havalı kadınlarından birinin kızıyla evli. Kadın çok meşhur bir mimar. İş hayatında da dişli bir tip daha önce birkaç holding işimiz oldu. Kızı nasıl bir tip bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum."

Genç kadın çok üzerine düşmek istemiyordu ama merak duygusu ağır basıyordu. Netice de artık onlar kendi akrabalarıydı da.

"Nasıl bir tiptir sence?"

Bir yerde eltisi mi sayılıyordu? 

"Büyük ihtimalle zengin, her dediği olan, şımarık bir kızdır."

Her ne kadar Mardin'deki aileyi kafasında tasavvur etmek konusunda zorlansa da izlediği birçok dizinin etkisiyle az buçuk hayal edebiliyordu Bahar. Diğer yandan kızın ailesinin sosyetikliğini düşününce inanılmaz bir eşleşme gibi geliyordu kulağa.

"Mardin'deki aileye kültür çatışması şoku mu?"

Bahar gülerek soruyordu.

"Büyük ihtimalle öyle yavrum."

Genç kadının elleri adamın alnına masaj yapıyordu bir yandan.

"Hadi artık randevu saatim geldi."

Gümüşpala az önce Bahar'ın yaptığı gibi bileğindeki olmayan saatine bakıyordu.

"Mahir ya..."

Adam çoktan uzandığı yerden kalkıp karısının üzerine doğru eğilmişti. Dudakları o çok sevdiği boynu bulmuştu bile.

"Bari internetten fotoğraflarına baksayd..."

Bahar kıkırdayarak isyan ederken Hamza Mahir'in sabır kotası çoktan dolmuştu. 

Genç kadının boynuna bırakılan ufak ısırık uyarı niteliğindeydi.

"Tamam tamam demedim bir şey."

Bu gece yine Bahar hanımın bitmek bilmeyen konuşması yüzünden bir türlü nihayete eremiyordu.

"Şu verdiğin sözlerin altını doldur bakalım yavrum."

Genç kadın biliyordu artık elinden kaçış yoktu ve ailesi hakkında öğrendikleri bunlarla sınırlı kalacaktı.

Kendisini aşkın yakıcı tutkusuna bırakırken biraz sonra aklındaki düşüncelerden zaten eser kalmamıştı. 

Ertesi gün,

Yiğit Ali için gün oldukça erken başlamıştı. Önceki gece Esra uyuyana değin başında beklemişti.

Çok korkmuştu.

O şerefsizler Esra'yı çok korkutmuşlardı.

Daha sonrasında genç kızın kapısını açık bırakarak odanın açıldığı salondaki koyu yeşil üçlü deri koltukta sızıp kalmıştı.

Esra uyandığında ilk beş on saniye uyuduğu odayı ve dahası dün yaşananları idrak etmekte zorlanmıştı.

Yiğit Ali'nin evinde ve onun odasında uyumuştu. Beyaz çarşaflı örtüyü üzerinden atarak doğruldu. Üzerindeki toparlanmış şort ve tişörtü gelişigüzel bir şekilde düzeltti. Kendine gelebilmek için odanın içindeki lavaboya gidip yüzüne defalarca kere su çarptı. 

Tekrar odaya girdiğinde telefonuna bakındı. Bulduğunda hemen bildirimlere baktı. Defalarca kere Elçin ve Tolga aramıştı. Bir dünya mesaj gelmişti. Şu an hiçbirine cevap dahi vermek istemiyordu. Özellikle Tolga'nın yüzünü bile görmek istemiyordu. 

Tüm bunları es geçip Cengiz ağabeyi aradı.

"Efendim Esra kızım."

Biraz utana sıkıla konuşuyordu çünkü adamcağızın aklından dün geceye dair neler geçmişti Allah bilirdi.

"Günaydın Cengiz ağabey."

Bir yandan da dünkü eşyalarını toparlıyordu.

"Günaydın kızım."

Ha gayret Esra söze gireceksin.

"Ağabey beni Nişantaşı'ndaki evden alabilir misin? Eve geçeceğim."

Cengiz beyin düşündüğü tek şey daha önce Esra'yı o evden ağlaya ağlaya götürmek zorunda kaldığı için tekrar böyle bir duruma düşmesini istememesiydi.

"Tabi gelirim hemen yarım saate kalmadan oradayım."

Telefonu kapatır kapatmaz odayı toparlamıştı genç kız. Kendi eşyalarını da odada bulduğu bir poşete koymuş camı açmış içeriyi havalandırmıştı.

Salona geçtiğinde Yiğit Ali henüz uyuyordu. Elindeki karton poşetin hışırtısıyla genç adam bir anda gözlerini açtı.

"Uyandırdım mı?"

Toparlanan Yiğit Ali koltukta oturur pozisyona geçmişti. Elleriyle gözlerini ovalayıp esnerken gözü kızın elindeki poşete kaydı.

"Hayırdır eşyalarını toplamışsın."

Esra onaylarcasına başını salladı.

"Evet Cengiz ağabey gelecek de hazırlandım."

Yiğit Ali ayağa kalkarak kızın karşısına dikildi. Ellerini az önce yüzünü yıkarken ıslattığını tahmin ettiği nemli saçlarında ve yüzünde gezdirdi.

"Cengiz ağabey gelecek?"

Sesi oldukça sakin çıkıyordu.

"Senin için de sorun olmazsa bu kıyafetlerle gideyim. Diğer evde odana bırakırım."

Genç adam neredeyse gülecekti çünkü dün gece yattıklarıyla bugün sabah kalktıkları çizgi bambaşkaydı. 

"Esra hayırdır? Ben günaydın öpücüğü beklerken sen ilk günden terk mi ediyorsun?"

Sesi alaycı çıksa da durumu anlamlandıramadığı aşikardı adamın.

"İ-istemiyorum."

Esra gözlerini yere indirmiş içine içine konuşuyordu.

"Neyi istemiyorsun?"

Yiğit Ali'nin eli anında kızın çenesini bulmuş yukarı doğru kaldırmıştı başını. Gözleri yeniden buluşmuştu. Genç adamın eladan yeşile çalan gözleri Esra'nın koyu renk gözlerinin en içine bakıyordu.

"Bunu işte. Bu durumu istemiyorum. Senin ne zaman sıkılacağını bekleyemem ben kusura bakma."

Esra'nın içinde bulunduğu ruh hali öyle karmaşıktı ki Yiğit Ali somut olarak görebiliyordu. Üzgün çıkan sesi cümlenin başından sonuna hırçınlaşıyordu.

"Dün gece bana güvendiğini düşünüyordum."

Genç kız yeniden başıyla onayladı adamı. Usul usul konuşuyordu.

"Dün orada elimden tutan, evinde kaldığım adama çok güveniyorum zaten. Biliyorum ki ondan bana asla zarar gelmez. Sana insan olarak çok güveniyorum evet bu doğru ama..."

Kızı konuşmaya teşvik etmek için yeniden göz göze gelen adam 

"...ama..." 

dedi.

Esra gözleri dolu dolu devam etti.

"...ama beni öpen, sevgilisiymiş gibi davranan Yiğit Ali'ye güvenmiyorum. Dün gece uyumadan önce düşündüğüm şey başıma gelenler değildi biliyor musun? Sabah uyandığımda senin bana nasıl davranacağındı. Hiç o sözleri söylememiş gibi mi davranırsın acaba diye düşündüm. Belki de dalga geçer konuyu kapatır dedim."

Yiğit Ali tüm bunları hak ettiğini biliyordu ama duymak canını sıkıyordu.

"Buradayım ve söylediğim her şeyin arkasındayım."

Genç adamın sesi çok net çıkıyordu.

"Evet buradasın ama ne zamana kadar Yiğit Ali? Sıkılana kadar mı ya da benim senin beklentilerini karşılayamayacağım noktaya geldiğimiz zamana kadar mı? Belki de elde etme dürtün bitip her şey rutine bindiğinde işin heyecanı kaçana kadardır kim bilir?"

Esra'nın gözünden yaşlar peşi sıra akıyordu.

"Ben durup senin ne zaman arkanı dönüp koyup gideceğini bekleyemem. Eninde sonunda biteceğini bildiğim bir şeyin içinde kendimi bulmak istemiyorum."

Yiğit Ali kızın yüzünü avuçlarını arasına alıp önce gözyaşlarını sildi. 

Esra dışarıdan oldukça güçlü ve dik görünürdü. Hazırcevaptı, kendisini çok iyi savunurdu. Oldukça dişli bir kızdı. Genç adam onu ne denli üzdüğünün idrakına son zamanlarda yeni yeni varıyordu. Daha doğrusu aklı başına yeni geliyordu.

"Eğer bu söylediklerin gerçekleşecek olsaydı ya da gerçekleşmesi umrumda olmasaydı bu kadar zamandır senden uzak durmak yerine seni ilk beğendiğim gün Konya'da peşine düşerdim. Hevesimi alıncaya kadar takılırdık ve biter giderdi. 

Uzun zamandır sana karşı irade savaşı veriyorum Esra.

Nafile bir çaba içindesin benden uzak durmana izin vermem. Dersen ki Yiğit Ali uğraştıracağım seni. Olur buyur uğraştır."

Esra'nın aklı bulanmış görünüyordu.

"Anlamıyorum gerçekten anlamıyorum ne değişti de birdenbire bu kadar makul bir adam oldun sen?"

Yiğit Ali bilindik gülümsemesini sundu genç kıza. Esra'nın gözleri ister istemez o yan gülüşe gidiyordu.

"Çok makul bir adam olduğumu iddia etmiyorum. Mesela o it çevrende dolaşmayacak bundan sonra. Seninle en ufak bir iletişiminde makul davranan ben olmam."

Yine başlamıştı damarına basmaya bu adam!

"Her şeyi yoluna koyduk bir sıkıntımız bu kaldı değil mi?"

Genç adam her zamanki umursamazlığıyla konuştu.

"Merak etme zamanla yoluna koyacağız her şeyi."

Eğilip kızın boyun girintisine kocaman bir öpücük kondurdu.

Esra dur diyemeden boynunda hissetmişti adamın sıcak dudaklarını.

"Yiğit Ali!"

Hala kızın sıcaklığında oyalanan genç adamın sesi sakin çıkıyordu.

"Hmm..."

Esra bir hışım uzaklaştırdı kendine sarılan adamı.

"Sen beni böyle her istediğinde öpemezsin! Ben ilişki falan istemiyorum diyorum duymuyor musun?"

Oldukça uzun zamandır kendisine hayranlık beslendiğini bilen bir adamın eminliği vardı Yiğit Ali'de.

"Duyuyorum ama söylediklerinle değil gerçekten istediklerinle ilgileniyorum."

Cümlenin sonuna doğru gözü alenen dudaklarındaydı adamın ve genç kızın eli ayağına dolanmak üzereydi. Bu durum bünyesinde sinir olarak birikiyordu.

"Bak sen en başından beri haklıydın ben seninle aşık atamam. Bu konuyu bir daha açmayalım."

Esra arkasına bile bakmadan koşarak kaçmak istiyordu. Yiğit Ali böyle davranmaya devam ederse kalan azıcık aklı da buhar olup gidecekti. İnsanın aşık olduğu kişiye karşı koyması çok zordu.

O arada Esra'nın telefonu iki kez çaldı kapandı. Arayan Cengiz beydi. Geldiğini haber ediyordu.

"Tamam git hadi eve dinlen hala yorgun görünüyorsun. Akşam ararım seni."

Ohoo Esra kime diyordu ki?

Daha fazla bir şey demeden kapıya doğru yürüdü. Ayağında burada giydiği kocaman içi kürklü ev terlikleri vardı. Kapı ağzında kendi ayakkabılarını mı giyse yoksa ev terlikleriyle mi gitse tereddütü yaşarken içeri odadan Yiğit Ali geldi yanına. 

Elinde içi koyun yününe benzeyen ve oldukça kalın görünen bir mont vardı.

"Uzat kollarını."

Esra hala ses çıkarmıyordu. Adamın talimatına uydu. Montu giydirdikten sonra içinde kalan saçlarını da kendisi çıkarmıştı Yiğit Ali. 

Bu kadar yakın temas Esra'nın kalbindeki kadrolu kelebekleri fazla mesaiye zorluyordu.

Genç kız ne olduğunu anlayamadan Yiğit Ali bir ayağının üzerine çömelerek elindeki çorabın düğümünü açtı.

"Ayaklarını da uzat bakalım."

Esra katta bir tane daire olduğunu bildiği halde telaşla hızla etrafına bakındı.

"Y-Yiğit Ali ne yapıyorsun kalk lütfen."

Bir yandan da o kadar mahçup olmuştu ki sesi neredeyse ağlamaklı çıkacaktı.

"Esra bu soğukta çıplak ayakla gitmeyi düşünmüyorsun heralde? Kimse görmez merak etme."

Konu çıplak ayakla gitmekti zaten(!)

Yüzündeki o arsız ifadeyle 'kimse görmez' diyordu bir de.

"Tamam ver ben kendim giyerim kalk ne olur ya"

Kızı duymazdan gelen adam bileğinden tutup terliğin içinden çıkardı bir ayağını. Güzel, küçük ayağında dikkatini çeken bir ayrıntı olmuştu.

"Senin ayağında neden kırmızı oje var? Dünkü ayakkabın kapalıydı."

Yiğit Ali'nin sesi aksi mi çıkıyordu?

"Sana ne ya Allah Allah!"

Cevabını almadan bir işin ucunu bıraktığı da görülmemiş şeydi doğrusu genç adamın.

"Niye sürüldü bu oje?"

Doğrudan Esra'nın gözlerinin içine bakıyordu ve fazlasıyla ısrarcıydı.

"Yahu yeni sürmedim ki zaten kaç gündür var. Hep sürerim ben. Deli misin nesin taktın ojeme."

Garip bir rahatlama yaşadı Yiğit Ali. Bir an da olsa akla mantığa uymayan bir kıskançlık ele geçirmişti adamı.

"Fazla seksi ama çok yakışmış."

Genç adam bir an bile gözlerini genç kızın gözlerinden çekmeden ayak bileğinin iç kısmına bir öpücük kondurup kalın çorabı giydirdi. 

"Yiğit Ali!"

Esra ayağını kurtarmaya çalışırken adam kıvrak bir hareketle diğer tekini de giydirmiş ve ayağa kalkmıştı. 

Uzun boğazlı, kalın çorap bacaklarının hiç değilse bir kısmını kapatmıştı dışarıdaki soğuğa karşı.

"Daha fazla dikilirsen kendime çekip öpeceğim seni."

Genç kız şaşkınlıkla itiraz etti.

"Sakın bak..."

İşaret parmağıyla da uyarı veriyordu adama. Sonrasında arkasını dönüp koşturarak kocaman terlikleri ve üzerine en az beş beden büyük montuyla merdivenlerden inmeye başlamıştı.

Arkasında kendine sırıtarak bakan bir Yiğit Ali bırakarak.

Esra çeşitli itiraz ve isyanlarla evden ayrıldıktan sonra genç adam kapıyı kapatıp içeri girmiş ve az önce kalktığı koltuğa kendini geri bırakmıştı.

Rahatlamış hissediyordu.

Sorumluluklar olmadan mutsuz yaşamaktansa Esra'yla olup yola gelmeyi tercih etmişti.

Kabul ediyordu kolay değildi. Yiğit Ali gibi 'rüzgar nereden eserse' insanı için daha da zordu bu seçim ama mutlu hissediyordu.

Hanımefendi kendisini uğraştıracaktı anlaşılmıştı. Elinden geleni ardına koymasındı. Onların en başından beri ilişki dinamikleri birbirleriyle uğraşmak üzerine olduğu için bu durumdan tuhaf bir zevk duyuyordu Yiğit Ali.

Islık çalarak yerinden doğruldu ve kahve makinesinin yanına gitti. Önce bir kahve içip ayılması gerekiyordu. Sonrasında ise halletmesi gereken Eleni meselesi vardı.

Kadına fazla ayar olmuştu. Ona da bir ayar vermesi şarttı.

Hazırlanıp evden çıktığında soluğu Eleni'nin meyhanesinde almıştı. Gündüz vakti genelde otel işleriyle ilgileniyor olurdu.

Resepsiyondaki görevli genç çocuk gayet iyi bilirdi Yiğit Ali'yi.

"Hoşgeldiniz efendim."

Başıyla selam verdikten sonra sordu.

"Eleni nerede?"

Sesi tahammülsüz çıkıyordu adamın.

"Arka bahçede Yiğit Ali bey. Havuz kenarında bakım işleriyle ilgileniyordu.

Eliyle resepsiyon masasına vurarak "Eyvallah" deyip uzaklaştı Yiğit Ali.

Özellikle bahar ve yaz aylarında oturması çok keyifli bir bahçeydi burası. Çok büyük olmayan bir süs havuzu ve etrafındaki beyaz demirden yapılma motifli masalar, aynı desenden narin sandalyeleriyle çok tatlı bir görüntü oluştururdu.

Masaların üzerine rengarenk çiçekler konulur, her masanın başında muhakkak gölgelik yapacak bir şemsiye bulundurulurdu butik otelin bu arka bahçesinde.

Havuz başına geldiğinde Eleni mermer saksılarda bulunan kurumuş çiçekleri temizliyordu. Üzerlerindeki karlar erimiş kötü bir görüntü oluşturmuştu. 

Genç adamın gelmesiyle elindeki eldiveni çıkarıp doğruldu kadın. 

"Yiğit Ali hoşgeldin."

Hiçbir şey olmamış gibi soğukkanlılığını koruyabilmesi dikkat çekiciydi.

"Ben de öyle olsun isterdim Eleni."

Sesinde korkunç bir mesafe vardı adamın.

"Yiğit Ali gerçekten üzgünüm. O kadın geldi ve ortalığı birbirine kattı. Seni de beni de rezil etti."

Aksanlı kırık Türkçesiyle tüm olanların faturasını Bahar'a kesmeye çalışıyordu. Yiğit Ali tıslayarak güldü.

"Hatırla mısın Eleni seninle tanıştığımızda benim o zamanki sahip olduğum mekanlardan birinde baristalık yapıyordun."

Kadın onaylar şekilde salladı başını.

"Yunanistan'dan kaçıp gelmişsin buraya kimsen yok. Belalı kocan peşinde. Doğru düzgün dilin yok, paran yok."

O dönem Eleni gerçekten de çok zor durumdaydı.

"Sana ağabeyimden bile önce kim sahip çıktı? Kim koruyup kolladı seni peşindekilerden?"

Yiğit Ali o dönem Eleni'yi abla yerine koymuş kol kanat germişti.

"Sana ömrüm boyunca borçlu kalacağım Yiğit Ali."

Genç adam kadının gözlerinin içine bakarak tebessümle 'evet' manasında başını salladı.

"Sonrasında bu meyhaneyi açtık çok geçmedi sana devrettim sırf sen kök sal, kimseye muhtaç olma diye. Akıllı kadınsın işleri büyüttün yukarısını satın aldın. Geçmişe bir çizgi çektin, hayatını sıfırdan kurdun."

Biraz duraksayarak devam etti adam.

"Ben neyi atlamışım biliyor musun? Yalnızca senden dinledim ben her şeyi. O çizgi çektiğin insandan da bir duymak gerekiyormuş."

Ceketinin cebinden bir ilaç kutusu çıkardı.

"Bu kadar kurnaz bir kadın olduğunu öngöremeyişim de benim cezam olsun."

Eleni şaşkınlıkla kocaman kocaman açtığı gözleriyle ilaca bakıyordu. Tam itiraz etmeye çalışacaktı ki Yiğit Ali tarafından susturuldu.

"Nasıl ki sana tüm bunları tek bir karşılık beklemeden verdiysem..."

Elleriyle etrafı gösterip şöyle bir adımladı. Her bir yeri göstermek istercesine.

"...Tek bir saniyede de geri alırım. Ben senin kötü yüzünle tanıştım şimdi sıra sende."

Elindeki ilacı az ilerideki havuza fırlatıp kadının tek bir kelimesini dahi dinlemeden arkasını döndü. 

Eleni defalarca kere arkasından seslenmiş durdurmaya çalışmıştı fakat boşuna çabaydı. Yiğit Ali Eleni isminin üzerini çizmişti.

Çıkışta arabaya binerken yanına yaklaşan adamlardan birini tembih etti.

"Kimsenin burnu dahi kanamayacak dikkatli olun. Söylediğim yerden başlayın."

Devamında gaza basıp hızla ayrıldı bulunduğu yerden.

Bunca iyiliğin üzerine nankörlük ve sinsilikle cevap verilmemiş olsaydı bu denli bilenip intikam alma gereğinde bulunmazdı genç adam. 

Başta ağabeyine olmak üzere Bahar'a, kardeşim dediği kişilere dahası kapıdaki adamlarına bile rezil etmişti bu kadın kendisini. 

Şirkete doğru yola koyuldu. 

Ağabeyi ve Nejat'la katıldıkları iki saatlik yönetim kurulu toplantısından sonra odasına geçen genç adamın telefonu çaldı.

Söylediği üzere iş tamamdı.

Akabinde hemen Bahar'ı aradı.

Bebek odasından çıktığı sırada telefonu çalan genç kadın aceleyle kapılarını kapatıp kendini koridora attı. Artık uyandıkları an bir daha asla uyumuyorlardı minik aslanlar.

"Efendim "

Arayan Yiğit Ali'ydi.

"Yenge"

Bu ses tonunu biliyordu genç kadın. Biraz sonra şaşıracağı bir şey söyleyecekti kesin.

"Gönder gelsin yengesi."

Bu kız sesinden tanıyordu artık kendisini. Çok tehlikeli olduğunu düşündü Yiğit Ali ve de fazla sevimli.

"Bahar hemen televizyonu aç sana söyleyeceğim kanala çevir."

Asla böyle bir şey beklemeyen Bahar dumur olmuştu.

"Allah aşkına Yiğit Ali ne çeviriyorsun sen?"

Genç adamın sesi sabırsız çıkıyordu.

"Hadi hadi vakit yok hemen aç."

Bahar koşturarak Yiğit Ali'nin söylediği kanalı açtı. Gün ortası haberleri vardı. İstanbul'da bir butik otelde çıkan yangından bahsediyordu.

'Butik otel mi?'

Fazla tanıdık gelmişti görüntüdeki otel. Daha dün gibi canını sıkacak kadar tanıdık hem de.

Tabelada 'Eleni' ismini görünce bir kere daha kan beynine sıçradı.

Otelin önünden yayın yapan muhabir 'nedeni hünüz  belli olmayan bir sebeple çıkan yangın' diyordu. 

Bahar'ın bir fikri vardı elbette.

"Y-Yiğit Ali?"

Genç adamın sesi kendinden oldukça emin çıkıyordu.

"Çok talihsiz bir olay maalesef. Yangın kral dairesinde çıkmış diyorlar. Meyhane de otel de kullanılamaz hale gelmiş."

Bahar şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememişti. Bu işi Yiğit Ali'nin yaptırdığı aşikardı. Bir de malum odayı işaret ediyordu laf arasında. 

"İçindeki misafirlere kötü bir şey olmuş mu?"

Netice de bir sürü masum insan vardı.

"Çok şanslılarmış kimsenin burnu bile kanamamış."

Genç kadın derin bir nefes verdi. Çok şükürdü.

Herkesin iyi olduğunu duyduktan sonra tuhaf bir tatmin hissetti. Geçmişe dair tek bir iz kalmamış yanıp kül olmuştu o odayla birlikte. Otel ya da meyhane umrunda değildi. Hatta o kadar zarara gerek bile yoktu Bahar'a göre ama o oda için aynı şeyleri söyleyemiyordu.

"Ne yapsak bir kahve mi içsek biz seninle?"

Telefonda soracaklarını rahat rahat soramıyordu genç kadın. Çok da merak etmişti.

Bahar'ın meraklı hallerini Yiğit Ali tebessümle yanıtladı.

"Eve geçeceğim birazdan buyur gel beklerim."

Sevmişti bu fikri Bahar. Telefonu kapatır kapatmaz hazırlanmaya koyuldu.

....

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜMÜŞPALA-66

GÜMÜŞPALA - 1

GÜMÜŞPALA-14