GÜMÜŞPALA-36

Keyifli okumalar♥️

Aylardır Hamza Mahir'in ters tarafından nasibini almayan pek az kişi vardı. 

Bunlardan ikisi ise kesinlikle Nejat ve Yiğit Ali değildi.

Genç adamlar, uyandığı günden yatarak tedavisinin sürdüğü günlerin sonuna değin bir fiil ağabeylerini yatakta tutmak için kırk takla atmışlardı. 

Gümüşpala gibi otoriteye alışık bir insan için belki de sınavların en büyüğü yaşanıyordu bu süreçte. 

Olası herhangi bir komplikasyonun önüne geçmek amacıyla doktorlar ne kadar fazladan önlem alırsa adam da bir o kadar agresifleşiyordu. 

Bir taraftan bacağındaki fonksiyon kaybı çeşitli tedavi yöntemleriyle giderilmeye çalışılırken diğer taraftan iyileşen yerlerdeki kırıkları kendini unutturmuyor her an ağrı olarak yerlerini belli ediyorlardı.

İşin açıkçası bu konuda doktorların hiç bir şikayeti yoktu Hamza Mahir'den. Herhangi bir insanın kaldıramayacağı nice ağrıların üstesinden gelmiş bir gün sesini çıkarmamıştı bu nedenle. Onun derdi başkaydı bir an evvel ayağa kalkmak istiyordu.

Oldukça uzun zamandır konsantre olunan tek şey Gümüşpala'nın eski sağlığına kavuşmasıydı. Bir müddet herkesin yaşantısı askıya alınmış gibiydi. Tüm enerjilerini bu işe yöneltmişlerdi.

Üç ay süreyle komada kalan adamın bir diğer problemi ise şiddetli baş ağrılarıydı. Bu denli sinirli olmasının nedenlerinden biri de şüphesiz bu ağrılardı. 

Nedeni bir türlü anlaşılamamış olup yeri geliyor çelik gibi dayanıklı bünyesi olan Hamza Mahir'i bile dayanma sınırının sonuna getiriyordu. Büyük bir şikayet konusu olacak bu durum için de ağzını açıp tek laf etmiyordu adam.

Olayın gerçekleştiği günün ardından bir hayli zaman geçmişti, uyandığından bu yana ise defalarca kere kalkıp Trabzon'a gitmeye yeltenmişti hatta bu konuda o kadar ısrarcı olmuştu ki en sonunda serumlarına konulan sakinleştirici etkili ilaçlar sayesinde zapt edilebilmişti Gümüşpala.

Fizyoterapistleri Nejat ve Yiğit Ali'yi çok kati suretle uyarmışlar gerekenler yapılmaz ise Hamza Mahir'in ayağının aksayabileceğini söylemişlerdi. Bu haberle iki adam da panik olmuş ve ağabeylerinin her türlü isyanını çekmek suretiyle tedavisini bir an bile aksatmasına izin vermemişlerdi fakat Hamza Mahir'in bacağındaki sinir sanıldığından daha fazla tahribat almış istenilen cevabı bir türlü vermemişti.

İstanbul'daki doktorlarının kesin tavırları üzerine uyandıktan sonraki iki haftalık tedavisinin ardından Amerika'ya gitme kararı alınmıştı. İşin aslı daha fazla zaman kaybetmeden bu deformasyonu tedavi etmek amaçlı gitmeleri gerekiyordu. 

Gümüşpala Amerika'ya gitmek konusuna sıcak bakmasa da doktorların mantıklı gerekçeleri karşısında ısrarcı olmamıştı. Pek itiraz edebilecek halde de değildi. 

Yiğit Ali ve Nejat ise hangi yol ağabeylerini iyi edecekse onu uygulama gayretindelerdi.En nihayetinde işi bilen doktorlardı ve gidilecek deniliyorsa gidilecekti.

İki genç adamdan biri ağabeyiyle gidecek diğeri de buradaki işlerin başında duracak artı olarak olası bir durumda Bahar'ın yanına ulaşabilmek amacıyla Türkiye'de kalacaktı. 

Leyla'nın da olması sebebiyle Yiğit Ali'nin gitmesi daha uygun olmuştu. Nejat da sorgusuz sualsiz giderdi elbette ama böyle olmasını ağabeyleri istemişti. 

Hemen gerekli işlemler halledilmiş vakit kaybetmeden tedaviye başlamak için en kısa sürede uçmuşlardı. Oldukça uzun süre Türkiye'ye gelemeyeceklerdi. 

Ön görüldüğü üzere beş ay sürmüştü bu zorlu süreç. Amerika'daki o günleri ne Hamza Mahir ne de Yiğit Ali konuşmak dahi istemiyorlardı. Yabancı bir ülkede geçirilen sıkıntı dolu günler iki adamın da hafızlarından silmek istedikleri anıların başında geliyordu.

Çok şükür ki travmaya uğrayan sinir tedaviye cevap vermişti. 

En büyük şükürlerinden biri de baş ağrılarının beş ayın sonunda oldukça hafiflemiş olmasıydı. Gerileme eğiliminde olması sevindirici haberdi.

Apar topar hastaneye getirildiği gün doktorların umutsuz gözlerle birbirine baktığı, kurtulmasına pek de ihtimal verilmeyen Gümüşpala profesyonel bir tedavi sürecinin ardından, güçlü bünyesi ve sağlam iradesi sayesinde herhangi bir sekel kalmadan iyileşmişti. 

Tam da şu saatlerde moral bozukluğu ile gittikleri ülkeden sapasağlam olarak memleketlerine dönüyorlardı.

"Abi keşke biraz uzansaydın hemen ayaklandın."
Yiğit Ali'nin üzerinde o travmatik günlerden kalma haklı bir telaş vardı.

"İyiyim aslanım telaşa mahal yok."
Yaslandığı koltukta yarı kapalı gözlerle konuşuyordu adam.

"Olsun abi bir süre kendini iyi koruman lazım doktorları duydun."
En son günkü tedavisinde sıkı sıkıya tembih edilmişlerdi. Kendisini zorlayacak fiziksel her türlü aktiviteden kaçınması gerekiyordu Gümüşpala'nın.

Burnundan sesli bir nefes vererek konuşmaya başladı.
"Ulan doktorların bir yandan senin bir yandan gönlünüzü edebilmek için yapmadığımız şey kalmadı beni artık daha fazla zıvanadan çıkarmayın."

Hastanedeki son günlerinde de aynen böyle demişti Hamza Mahir ve o nedenle son günleriydi aslında. Her ne kadar bir müddet daha kalmaları gerektiğini ısrarla söyleseler de daha fazla duracak gibi değildi ağabeyi. 

"Tamam abi demedim ben bir şey Allah aşkına sinirlenme bir dur ya doktor ne dediyse anında çiğnemeye başladın yine."

Yiğit Ali biliyordu aynı kazayı kendisi geçirmiş olsa ve tüm bu süreçten yine kendisi geçmiş olsa ağabeyi tepesine vura vura ne gerekiyorsa yaptırırdı ama işte o ağabeydi Yiğit Ali'nin sözü de bir yere kadar geçiyordu.

"İkinci pilota biran önce ara söyle Trabzon'a geçeceğim."

Yiğit Ali kime konuşuyordu ki?

"Abi bir gün dinlenseydin bari."
Çocuk gibi azar yeme pahasına da olsa yine de fikrini belirtmekte ısrarcıydı genç adam.

"Yiğit Ali aslanım sen ne zamandan beri benim lafımı ikiletir oldun?"
Elbetteki bu laftan sonra Yiğit Ali'ye bir daha söz düşmemişti.

Oldukça uzun süren yolculuğun ardından İstanbul'a inmişler ve doğrudan uzun süredir ayrı kaldıkları evlerine ulaşmışlardı. 

Arabadan indiğinde emrinde çalışan onlarca adamı sıra olmuş Gümüşpala'nın gelişini bekliyorlardı. 
Araba durduğunda hemen adamlardan biri kapısını açtı. 

Hamza Mahir daha iner inmez ilk karşılayan kişi elbetteki Nejat'tı.

"Abi evine hoşgeldin."
Nejat gibi dümdüz bir adamın bile sesinde buram buram duygu vardı. Hiç de kolay değildi ağabeyi olmadan yaşamak.

"Hoşbulduk aslanım."
İki adamın kardeşçe sarılışını başta Ferit, Cenk ve Selim olmak üzere elliye yakın adam gülen güzlerle izliyorlardı. Dışarıdan saygıda kusur etmemek için nizami bir şekilde dursalar da hepsi de Gümüşpala'ya geçmiş olsun dileklerini söylemek için hevesle bekliyorlardı. 

Kimisi için patron kimisi için ağabeydi Hamza Mahir Gümüşpala.

Hepsi için net olan durum yürekleri ağızlarında beklemişlerdi geçen sürede. 

"Çok iyi gördüm abi seni."
Nejat gözlerinin içi parlayarak konuşuyordu.

"Öldüremedi biz de güçlendik geldik aslanım."
Genç adamın omzuna vurarak konuşurken bir taraftan da etrafa göz gezdirmişti adam. 

"Var mı bir yaramazlık Ferit?"
Nejat ve Yiğit Ali'yle birlikte ilerlerken Ferit'i muhattap almıştı Gümüşpala.

"Sizin gelmenizle birlikte her şey yolunda abi."
Hamza Mahir genç adamın da omzuna vururken Cenk, Selim ve daha birkaç gençle de ayak üstü konuşmuş yoluna devam etmişti.

Evin kapısının önünde ise Leyla ve Hafize hanım sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Dolu dolu gözlerle kendisine bakmakta olan kadına iyi olduğunun güvencesini verir gibi hafifçe tebessüm etti adam. 
"Kapılarda karşılanır olmuşuz Hafize hanım."

Hafize hanım içtenlikte gülümsedi. Yaşlar yanağından süzülürken anne şefkatiyle konuşuyordu kadıncağız.
"Gel de beyim her gün kapılarda karşılarım, yokluğunda kimsesiz kaldı bu ev. Rabbime çok şükür seni bizlere bağışladı."

Hafize hanım çok uzun yıllardır bu ailenin yanında çalıştığı için Hamza Mahir'in çocukluk zamanını da yeni yetme delikanlılığını da iyi bilirdi. Her ne kadar zamanla buz gibi bir adama dönüşmüş yıllar herkesle arasına mesafeler koymuşsa da oğlu gibi sevmekten vazgeçmezdi hiçbir zaman Hamza Mahir'i.  

Birlikte içeriye doğru girdiklerinde Leyla oldukça çekimser kaldığı adama geçmiş olsun demek istiyordu. Evet aralarında fazla bir muhabbet geçmemişti yada bir samimiyetleri yoktu fakat komada kaldığı üç aylık süreçte sürekli hastenede olmalarından dolayı kendince bir bağ kurmuştu genç kız. En nihayetinde sevdiği adamın ağabeyiydi ve kendisinin de ağabeyi sayılırdı. 

"Hoşgeldin, geçmiş olsun abi. Gitmeden konuşma fırsatımız olmadı ama hep dualarımdaydın çok şükür iyisin."

Leyla'nın samimi cümleleriyle çehresi yumuşayan adam mesafeli ama aynı zamanda samimi bir tavırla konuştu.
"Hoşbulduk, aldım haberlerini vefalı gelin almışız."

Leyla kızaran yanaklarına eş zamanlı kaçırdığı gözleriyle bir yandan utanmış diğer yandan mutlu olmuştu.

Hep birlikte salona geçmişler bir müddet herkes birbirine hal hatır sormuş araya giren özlemi dindirmişti. Her ne kadar Nejat ve Yiğit Ali sürekli didişip dursalar da öyle uzun süre ayrı kalamazlardı ve bu süre oldukça uzun gelmişti.

Oturdukları andan beri sessizliğini koruyan bir kişi vardı o da Hamza Mahir'den başkası değildi. Aklından neler geçtiği bilinmezdi fakat iyileşmenin verdiği mutluluk dahi yoktu üzerinde. 

Ayağa kalktığında herkesin gözü üzerine çevrildi. Doğrudan Yiğit Ali'yi muhattap alarak kısa bir hatırlatmada bulundu.
"Yiğit Ali iki saate hazır olsun."

Genç adamın ne söyleyeceğini beklemeden merdivenlerden çıktı.

Odaya girdiğinde her şey yerli yerindeydi. Sanki daha az önce Bahar karşı duvardaki aynada saçını taramış gibi, az ilerdeki yatağın örtüsü üç beş saat önce örtülmüş yada önceki gece nazlı nazlı yatmış gibiydi koynunda. 

Banyonun kapısına çevrildi adamın başı. O kapı açılıverecek ve üzerindeki kocaman bornozun içinde küçücük kalmış bir şekilde sanki Bahar giriverecekti odaya.

Eli kapının kulpunda kalakalmıştı Gümüşpala.

İçerisinde hiç durmadan konuşan ve koşturarak giyinme odasıyla banyo arasında mekik dokuyan Bahar'ın yokluğunda oda adeta öksüz kalmıştı. 

Genç kız geldiğinden beri odadaki hiçbir şey adamın gözüne siyah beyaz görünmüyordu, onun varlığıyla rengarenk olmuştu. 

Gümüşpala'nın renkleri değildi bunlar asla, hatta üzerinde sakil dururdu fakat insan olmayanıyla tamamlanırdı ya işte tam da öyleydi.

Bazı şeyler asla ilk haline geri dönmüyordu. Tıpkı bu odanın bir daha Bahar yokken ki haline asla dönemeyeceği gibi. 

Genç kız belkide farkına dahi varmadan boyamıştı bu odanın duvarlarını. Kimi yeri pembeydi, masumdu, çocuktu ; kimi yeri kırmızıydı kadındı, tutkuluydu ; kimi yeri maviydi derindi, gözleriydi ama yine de en çok beyazdı Hamza Mahir'in gözünde Bahar. 

İstemedi adam daha fazla bu odada durmak.

Tıka basa yaşanmışlık doluydu. Hamza Mahir kapıyı açtığı an yüzüne çarpmıştı.

Ağır hareketlerle girdiği odadan hızla kapıyı çarpıp çıktı. 

Aynı katta bulunan bir odaya girip yol yorgunluğunu atmak istercesine bir duş alıp uzandı sızlayan bacağını görmezden gelerek yolculuk vaktine kadar bir müddet dinlenmek istedi.

Uçağa bindiklerinde tanımadığı iki adamın da kendileriyle birlikte geleceğini gören Gümüşpala sorgulayan bakışlarla iki gence döndü.

"Bu gelenler kim?"
Nejat'ın yüzüne anlık bir bakış atan Yiğit Ali "Abi senin için tedbiren doktor götürüyoruz yanımızda." dedi.

Hamza Mahir'in sövecek gibi bakması üzerine devam etti genç adam.
"Yani Nejat öyle uygun görünce ben de olmaz diyemedim abi."

İki adama da kötü kötü bakan Hamza Mahir hasbinallah çekerek koltuğuna ilerledi.

"Yuh amınakoyayım nasıl adam satmak oğlum bu?"

Nejat'ın hayret dolu sesine omuz silken Yiğit Ali,
"Bir kere de sen yemişsin paparayı çok mu lan aylardır ben ne ayarlar yedim haberin yok." diyerek konudan sıvışmayı başarmıştı.

Trabzon'a indiklerinde vakit akşamüstüne geliyordu. İstanbul'un ağustos sıcağına nispeten burası daha çekilebilir bir havaya sahipti fakat yine de mevsim kendini fazlasıyla hissettiriyordu.

Yaz mevsiminden kaynaklı bu uzun günlerde Sevde hanımla Bahar için bir klasik haline gelmişti mutfak penceresinin baktığı arka bahçede beş çayı içmek.

Yazları vaktini yaylada geçiren kadına bu yıl Bahar'la birlikte gitmek nasip olmuştu. Burası genç kıza da gerçekten iyi geliyordu. Mis gibi karadeniz havası alıyordu, en çok da ruhundaki yaralara iyi geliyordu buradaki dinginlik ve huzur.

Yine rutin günlerinden birindeydiler ve Bahar her ne kadar kilo aldığından yakınmışsa da Sevde hanım her zamanki gibi onu dinlememiş çayın yanına ikramlık bir şeyler hazırlamıştı. 

Oldukça yüksek bir yerde bulunan evin bu küçük bahçesi uçurum sayılabilecek yemyeşil bir vadi manzarasına eşlik ederken insanın düşünecek çok vakti oluyordu. 

Bahar tam da bu nedenle burayı mesken edinmişti bir süredir. 

Zaman hem yetişilemeyecek kadar hızlı akıyor yaşanılan güzel günlerden hızla uzaklaştırıyordu hem de yaraları henüz kabuk bağlayamayacak kadar yavaş ilerliyordu.

Tam da bu ayın içinde başlamıştı her şey. 

Zorla alıkoyulmuştu. Düşününce işin komik kısmı, düşman olarak görülen bir babanın kızı olduğu göz önünü alındığında bir misafir gibi davranılmış hatta ve hatta kısa bir süre içinde bu evin hanımı sensin denilmişti. 

O kısacık sürede her gün hayatını bambaşka yerlere kanalize eden bir çok olayla karşılaşmış, duygudan duyguya savrulmuş bu hız karşısında başı dönmüştü. 

Şimdi anlıyordu ki yaptığı bir çok şey için düşünmeye dahi fırsatı olmamıştı. 

Bu kadar hızlı gitmenin sonu zaten bir yerde toslamak değil miydi?

Aylardır kendini acımasızca eleştirirken bir taraftan da içindeki haklı isyanı duyuyordu elbetteki. 

'Öyle aşık oldun ki aklın düşünmeye yetemez oldu Bahar'

Evet olaylara dışarıdan baktığında kendinde çok yerde kusur buluyordu fakat Hamza Mahir'in nefesi ensesindeyken, o hükmedici tavrı ve iradesi her an üzerindeyken attığı hiç bir adımda mantık aramamıştı maalesef. 

Bir adım atarken sonucunu, sonucu karşısında çıkacak olan neticeyi bile tek tek hesap eden; on adım sonrasını düşünen insanlar bile demek ki aşk karşısında aciz kalabiliyordu. Tüm bunları Bahar da bilmiyordu elbette yaşayarak görmüştü, öğrenmişti. 

Geçen sekiz ayda ne değişmişti peki?

Her gün uyumadan önce dökülen gözyaşları, sabahları şiş gözlerle uyanmak dışında ne değişmişti? 

Hem çok şey hem de hiçbir şey.

Çok şeyden ilki kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmişti. Her ne kadar semadan yeryüzüne acımasızca atılmış olsa da yeniden ve bu sefer kendi başına doğrulmayı denemişti. 

İçinin bir enkazdan farkı olmasa da en azından dışarıya yapabildiğini göstermişti. 

Severek gidip geldiği iş yerinde patronu Tahsin beyle iyi bir iletişim yakalamışlardı. En azından mesai saatleri içinde hastalarıyla muhattap oluyor, sohbet ediyor eski günlerdeki gibi, eski Bahar gibi hissediyordu kendisini. 

Mesleği sayesinde az buçuk çevre halkı tanımıştı. Manavdan domates seçmeye, kasaptan et almaya gider olmuştu. 

Akşamları Sevde hanımla birlikte önce yemek masasını topluyorlar sonra televizyon dizisi izliyorlardı. 

Yarın akşama ne yemek yapsak düşüncesinin bile beyninde yer etmesi mutlu ediyordu Bahar'ı. Cehennem gibi geçen aylardan sonra başka şeyler için tasalanabilmek, o şey için beyninde yer ayırabilmek muazzam bir durumdu. 

Kendine küçücük bir dünya kurmuş rutin bir hayat yaşıyordu. Genç kıza göre monoton olmak güzeldi. Her gün aynı şeydi ama ekstra üzülmek yoktu. Yeni doğan gün bu sefer nelerle karşılaştıracak telaşı yoktu. 

Mutlu değildi fakat huzurluydu. 

İlk zamanlar kapı çalsa pır pır eden yüreğinin o kuşları da ölmüştü artık. 

Mesela sokakta gördüğü iri yarı kimseyi de artık Hamza Mahir zannetmiyordu.

Kimseyi beklemiyordu. Neden gelmediğine dair bahaneler bulmaktan, haklı çıkarmaya yönelik fikirler üretmekten de yorulmuştu. 

Özetle Bahar, bir sandala binmiş kendini akıntıya bırakmış hayat nereye isterse oraya doğru gidiyordu.

Sevde hanımın geliş tarafına sırtı dönük bir şekilde manzaraya karşı oturduğu için arkasından gelen adım sesleriyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı genç kız. 

Oturduğu yerden zorlukla doğrulurken bir taraftan da söyleniyordu. 
"Ay yere oturunca da insan kalkamıyor ki"

Yavaşça kalkıp üzerindeki çimleri silkeleyip gelen kadının elindekilere yardım etmek için arkasını döndüğü sırada doğrudan kendisine bakan bir çift kara gözle karşılaştı. 

Bacakları boşalan kız dengesini zor sağlarken karşısındaki adam put gibi dikilmiş kendisine bakıyordu.

Hırçın okyanus dalgalarının devasa kayalıklara ilk çarpışı değildi bu elbet ama bu seferki bir tanışma değil gelecek bir hesaplaşmanın habercisiydi.

Üstelik bu kayalıklar aylarca gidip izlediği karadenizin hırçın sularının vurduğu o kayalılara hiç benzemiyordu.

Adam gözlerini kızın gözlerinden vücuduna doğru kaydırdığında Bahar kendini sakinleştirmeye çalışırken bir taraftan da ne yapacağını bilmez bir halde kalakalmış öylece dikiliyordu. Ne denir ki böyle bir durumda?

Defalarca kere karşılaştıkları anı kafasında kurgulamış, gecelerce ne diyeceğini ölçüp biçmiş sanki adam karşısındaymış gibi tartışmıştı onunla ama bu beklenmedik karşılaşma ile gözüne araba farı tutulmuş tavşan gibi hissetti kendini.

Tüm bunlar yalnızca birkaç saniye içerisinde yaşanırken anlık bir kramp ile iki büklüm olma noktasına gelmişti. Nefes alıp verirken kızda bir tuhaflık olduğu her halinden belliydi. 

Daha öncede oluyordu hatta son günlerde oldukça sıklaşmıştı fakat bu ani yaşadığı duygu değişimi kasılıp kalmasına sebep olmuştu. Derken bacaklarından ayaklarına doğru bir sıcaklık hissetti. Devamında bahçenin içini kızın acı içindeki feryadı kapladı.

O sırada hiçbir şeyden habersiz elinde tepsiyle bahçeye gelen kadın telaşla bahçesindeki üç dört adamın yanına kıvrak adımlarla gelirken kızın halini görünce elindeki tepsiyi fırlatıp koşarak geldi.

Hamza Mahir belki de Bahar'dan bile daha fazla şaşırmış durumdaydı. Koskoca adam donakalmıştı.

Bahar'ın kendisini nasıl karşılayacağını evet bilmiyordu ama kocaman karnıyla olmadığı da kesindi.

Hemen kızın yanına yaklaşıp kucağına almak istediğinde Bahar çığlık çığlığa "Dokunma bana" diye bağırıyordu. 

Çok fazla ağrı çektiği her halinden belli olan kızı dinlemeyip kucakladı adam.

O sırada Yiğit Ali koşarak arabaya doğru her ihtimale karşı kendileriyle birlikte getirdikleri iki kadın doğum uzmanına haber etmeye gitmişti.

Nejat ise ağabeyinin yanına yetişti.
"Nejat hemen hastaneye gidelim koçum."

Nejat onaylayıp arabayı hazır edeceği sırada Sevde hanımın sözüyle duraksadılar.
"Yayladayız merkeze inmesi vakit alır bu kız yolda doğurur suyu geldi."

Kucağında bir tarafta acıdan kıvranan diğer taraftan inmeye çalışıp zaten hali hazırda yanan canını daha da çok zorlayan kızla birlikte kararsızca baktı Gümüşpala.

Hayatında kararsız kaldığı pek az andan birini yaşıyordu. 

"Abi Sevde hanım epey tecrübeli bir ebeymiş."
Nejat ağabeyinin kararsızlığını görüyordu.

O sırada doktorlar ve Yiğit Ali koşarak geldiler. Ellerinde bir takım çantalarla birlikte.

"Hamza bey ben kadın doğum uzmanı Ali Tezer" Yanındaki adamı göstermek devam etti. "Arkadaşım Hüseyin bey. Merak etmeyin herhangi bir durumda müdehale edecek ekipmanımız mevcut eşinizi içeriye alalım doğum başlamak üzere olabilir."

Hamza Mahir konuşmuyor tüm bunların hesabını sonraya bırakıyor gibiydi. 

Şuan için önemli olan tek şey Bahar'ın bir zarar ziyan olmadan doğurabilmesiydi.

"Eşim falan değil o benim!" 
Bahar'ın çığlıkları çektiği acının göstergesiydi adeta. 

"Daha erken doğurmayacağım! Günü gelmeden doğurmam!"

Hamza Mahir kısa bir anlığına gözlerini kapatıp açmış, sesli bir soluk verip kızı içeriye doğru taşımaya başlamıştı.

"Bırak beni bana dokunmanı istemiyorum Allah'ın belası! Bu acıları da senin yüzünden çekiyorum zaten!"

Gümüşpala dilinin ucuna kadar gelen sözleri yutkunup geri gönderiyordu.

Sonraydı.

İçeride hemen uygun bir alan oluşturulmuş Hamza Mahir'e Bahar'ı oraya bırakması ve çıkması söylenmişti.

Adam odadan çıkarken Bahar hala doğurmayacağına, henüz erken olduğuna dair söylemlerle bulunuyordu. Hamza Mahir'e lanetler yağdırıyordu.

Belkide çığlık çığlığa bağırmak demek daha doğru olurdu çünkü sancı geldiği an ne dediğini dahi bilmeden bağırıyordu genç kız.

Gümüşpala burnundan soluyarak dışarı çıktığında Nejat ve Yiğit Ali kapı önündeki taburelere çökmüşler dalgınca bekliyorlardı. 

"Ulan siz benden nasıl gizlersiniz lan? Şimdi ben size ne yapayım lan!"

Tıslayarak konuşuyordu fakat bağırsa daha iyiydi diye düşündü iki genç adam da.

"Abi gel şöyle otur biraz sakin ol her şeyi anlatacağız."
Nejat her ne kadar uzlaşmacı olmaya çalışsa da ağabeyi fazla öfkeliydi.

"Sikeyim sakinliğini Nejat içerde kız can çekişiyor ne sakinliği?"

Bahar'ın sesi tam o anda bir kere daha kulaklarına gelirken Hamza Mahir yumruklarını sıktı.

"Abi haklısın ama yenge doğum yapıyor bu değişmeyecek normal bir durum."

Gümüşpala öfkeyle döndü Nejat'a.
"Başlatma normaline anormaline Nejat ulan dağ başındayız bu kıza bir şey olsa hastaneye nasıl yetişeceğiz amınakoyayım?"

Sessizliğini koruyan Yiğit Ali araya girerek ağabeyini sakinleştirmeyi bir de kendisi denedi.
"İçerideki doktorlar da ebe de çok tecrübeliler abi gözünü seveyim bir sakin ol. Hem Allah korusun acil bir durumda ambulans helikopter gelecek direkt kendi hastanelerine götüreceğiz. Her şeyi ayarladık. Hem Nejat doğru söylüyor yengenin acı çekmesi normal."

Hamza Mahir elleriyle saçlarını çekiştirip yüzünü sıvazladı.

Ulan kendisi küçücüktü bir kere nasıl bebek doğursundu bu kız?

Bahar ile ilgili tek bir şey de doğru yoldan gitmez miydi? 

Aradan saatler geçiyordu fakat içeriden giren çıkan kimse olmuyordu. Fıtratında sabır olmayan bir adam için geçen her dakika asır gibi geliyordu. 

Elindeki tesbihi parmaklarıyla kaçıncı tavaf edişiydi bilmiyordu.

Gecenin bir vakti olmuştu bunca saattir neden bitmemişti bu doğum?

Artık her ne olursa olsun girip içeriye bakma kararıyla ayağa kalkan adama eş zamanlı olarak evin kapısı açıldı. 

Hızla doktorun yanına adımladı adam hemen arkasından da Yiğit Ali ve Nejat da meraklı gözlerle doktora bakıyorlardı.

"Doğum başarıyla gerçekleşti Hamza bey tebrik ederim baba oldunuz."

Gümüşpala'nın omuzlarından büyük bir yük kalkarken saatlerdir ilk defa rahat bir nefes verdi. 

Doktorun tebriklerini aceleyle geçiştirdikten sonra sordu adam. 
"Neden bu kadar uzun sürdü bir durum mu var? Bahar'ı göreceğim."

Doktor anlayışlı bir ses tonuyla tebessüm ederek cevapladı.
"Tabiki görebilirsiniz fakat annemiz fazlasıyla yorgun. Telaş edilecek bir şey yok sağlığı gayet yerinde. Kolay bir doğum olmadı maalesef oğullarınız bizi epey zorladı."

Bir insan gün içerisinde en fazla kaç gerçekle yüz yüze gelebilirdi? 
Hamza Mahir saymayı bırakmıştı.

"Oğullarınız derken doktor ikiz mi?"

O sırada birbirlerine bakan Nejat ve Yiğit Ali'nin dudaklarından istemsizce aynı kelime döküldü.

"Üç"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜMÜŞPALA-66

GÜMÜŞPALA - 1

GÜMÜŞPALA-14