GÜMÜŞPALA-53

Saatler sabah yediyi gösterirken odayı alarmın kulağa işkence eden o tiz, sevimsiz sesi doldurmuştu.

Henüz erken olmasına rağmen genç kız bir saattir her on dakikaya bir uyanıyor alarmın çalmasına daha zamanın var olduğunu görüp geri başını yastığa koyuyordu.

Vakit gelip çatmış alarm çalmaya başlamıştı işte. Oflayarak kalktı Esra.

"Uyandık işte uyandık ya! Sus artık mahvettin sabah sabah beynimi!"

Aksi aksi söylenmesinin en temel sebebi heyecandan bölük bölük uyumasıydı. Son bir saattir de malum aptala dönmüştü uyanıp durmaktan. 

Kendini adeta yataktan aşağı atarak kalktı. Hemen elini yüzünü yıkayıp akşamdan hazır ettiği kıyafetlerini giymeye başladı. Seri hareketlerle hazırlanıyordu genç kız. Eteklerini lacivert ispanyol paça kot pantolonunun içine koyduğu beyaz dökümlü gömleğinin düğmelerini iliklerken bir taraftan da aynadan kendini kontrol ediyordu. Akşamdan düzleştirdiği koyu renk saçlarını şöyle bir düzeltti eliyle. 

'İyi iyi, Allahtan bozulmamıştı'

Ütülü gömleği dümdüz saçlarıyla her şeyi jilet gibiydi. 

Hayatında yeni bir sayfa açılıyordu. Artık çok istediği hukuk fakültesine gidecekti. Üniversite öğrencisi olacaktı. Yeni insanlarla tanışacak, arkadaşlıklar edinecekti. Kendine ait bir hayatı olacaktı. En azından olması için gerekli koşullar bu günden itibaren yerine getiriliyordu.

İlk günün heyecanı, tedirginliği, merakı tüm duygularıyla dolup taşıyordu genç kız.

Koyu renk iri gözlerini, çektiği eyeliner ve sürdüğü rimel ile daha da belirgin hale getirmişti. Esra'nın zaten güzel olan yüzünün en dikkat çekici taraflarından biri cildinin gerçekten de pürüzsüz oluşuydu. Allah vergisi o gergin parlak ciltlerdendi Esranınki. Normalde böyle kusursuz ciltler esmer tenlerde daha fazla olurdu fakat genç kızınki açık renk olmasına rağmen çok sağlıklı görünüyordu. O nedenle fondoteni es geçerek biraz allık ve gül kurusu renginde rujunu sürerek makyajını tamamladı.

Spor ayakkabılarını giydiği sırada odanın kapısı sabırsızca çalındı.

"Kim o?"

Doğrulup kapıya yaklaşırken dışarıdan gelen bariton ses duyuldu.

"Benim Yiğit Ali"

Esra'nın kapıyı açmasıyla yüzyüze geldiler.

"Günaydın, hazır mısın?"

Bir taraftan da anında gözü kızın giydikleri üzerinde dolaşmıştı bile.

"Günaydın, hazır sayılırım çantamı alıp çıkacağım."

Sabah sabah adamın kapısına dikilmesine anlam verememişti genç kız. Normal zamanda kendisine tahammül edemiyormuş gibi davrandığı için her hareketinden mana çıkarmaya alışmıştı beyni.

Geri dönüp çantasını alıp geldiğinde merdivenlerin başında Yiğit Ali hala bekliyordu. Hayır yani bir şey de demiyordu tedirgin etmişti kızı.

"Bir şey mi var?"

Adam umursamaz bir tavırla yanıtladı.

"Yoo bir şey mi olması lazım?"

İlk günün heyecanı yetmezmiş gibi bir de Yiğit Ali'nin tuhaf suskunluğunun gerginliği basmıştı Esra'yı.

"Makyaj mı yaptın sen?"

Ne alakaydı acaba şu an?

"Evet yaptım neden sordun?"

Birlikte aşağıya iniyorlardı. Adam önde kız ardında.

"Sen normalde pek makyaj falan yapmazdın da ne oldu Esra hanım üniversiteli mi oldunuz?"

Başlamışlardı yine sabahın sekizinde didişmeye. Esra gerçekten de istemiyordu Yiğit Ali'yle tartışmak. Her defasında kendi morali bozuluyordu çünkü.

"Belki ben de büyüyorumdur!"

Genç adam merdivenlerden inip kapıya yöneldiği sırada kızın iğnelemesiyle kafasını usulca sallayıp sırıttı. Gözleri yerde olduğu için bu gülümsemeyi Esra görmemişti.

Bir taraftan da Yiğit Ali kendini sorguluyordu bu kız tarafından azarlanıp durmak hoşuna mı gidiyordu neydi?

Evin üniversiteye bir hayli uzak olmasından dolayı Esra kahvaltı yapmayı bile düşünmeden bahçeye çıkmıştı.

Kapıda gördüğü çocuklardan birine yöneldi hemen.

"Günaydın, Ferit yok mu?"

Yiğit Ali sabırsız bir nefes alıp verirken sinirlerine hakim olmaya çalışır gibi bir hali vardı. Genç adama uzaktan bir baş işareti verir vermez kızın sorusunu cevaplamadan oradan ayrılmasını sağlamıştı.

Yanıbaşındaki adamın kendini muhattap almadan uzaktaki Yiğit Ali denen o herifin bir göz temasıyla emrine amade olmasına bozulan Esra sinirle döndü.

"Ne yapıyorsun sen ya şurada bir soru soruyorum iş mi senin şu yaptığın?"

Sabahın sessizliğinde bahçeyi Esra'nın yüksek sesli isyanı doldururken Yiğit Ali kıza göre kendine ve sinirlerine daha hakim görünüyordu.

"Ferit abi"

Esra şaşkınlıkla bakakaldı.

"Yahu konumuz bu mu şimdi?"

Genç kıza sinir sağdan sağdan yüklenirken adamın sakin sakin telefonuna bakması çıldırtıcı bir etkiye sahipti. 

Evet bildiniz çıldıran Esraydı.

"Benim konum bu. Sana daha önce de söyledim okula ben bırakacağım. İlk günden devamsızlık yapmak istiyorum diyorsan sen bilirsin burada dikilmeye devam edebilirsin. Sanmıyorum ki birileri gelsin de götürsün seni."

Pislik her şeyi önceden ayarlamıştı anlaşılan! Zaten Esra dışarıya çıkınca bir tuhaflık sezmişti etraf fazla boştu bugün.

"Gitmek istiyorsan hadi. Daha toplantım var oyalama beni."

Adam önden arabaya doğru yürürken genç kız arkasından bakakalmıştı. 

Bugün dünya bakakalanlar günü falan mıydı? 

Sanki yalvarmıştı da götürmeye bir de oyalama denilen kendisi oluyordu.

Gözleri dolu dolu arabaya yürüdü. Tam arka koltuğun kapısını açacak oldu ki adamın sesi duyuldu.

"Şoförün yok senin karşında. Geç ön koltuğa."

Hırsla burnundan soluyarak ters bakışlar eşliğinde arka kapıyı çarparak kapattı ve öne geçti oturdu Esra.

"Madem sen de istemiyorsun ne diye ısrar ediyorsun bırak başkası götürsün beni. Niye böyle zorbalık yapıyorsun anlamıyorum ki."

Kızın sesi üzgün çıkıyordu.

"Sen niye inatlaşıyorsun?"

Bu sırada bahçe güvenliğinden çıkıyorlardı.

"Seninle muhattap olmak istemiyorum Yiğit Ali. Mümkünse karşılaşmak bile istemiyorum. Ne inatlaşmasından bahsediyorsun sen?"

Esra'nın söylediklerini pek de umursuyormuş gibi görünmüyordu adam ama işin aslı bu denli istenmiyor olmak canını sıkıyordu.

"Herkesin her istediği olmuyor Esra hanım. Hamza abi böyle istedi sen de bana katlanacaksın bir zahmet."

Esra ağzından çıkan her cümlenin demirden bir duvara çarparak geri döndüğünü düşündü. 
Ne derse desin bir tesiri olmuyordu. Bir kere Yiğit Ali bey söylediği hiçbir şeyi önemsemiyordu bile.

Bir insan bu kadar duygusuz ve umursamaz olabilir miydi gerçekten?

Burnunu çekip usul usul gözlerini sildi. Yanındaki duygularından komple arınmış bu adam kendisini ağlayıp zırlarken görsün asla istemiyordu.

Farketmediği şey ise Yiğit Ali'nin kendisini çoktan görmüş olmasıydı. Sol eliyle direksiyon tutarken sağ elini torpido gözüne uzattı.

Esra adamın ne yaptığını anlamaya çalışırken bir paket çıktı gözden. İçinden taze simit kokusu geliyordu. Akabinde Esra'nın kucağına bırakıldı.

"Hadi hadi yol bitmeden ye biraz kahvaltı da yapmadın."

Şimdi  bu adam kendisini mi düşünmüştü? Esra'nın başı dönmüştü ne düşünse bilemiyordu artık. 
Çok nadir de olsa Yiğit Ali'nin iyi bir insan olabilme ihtimalini sorguluyordu ama kesinlikle çok nadirdi.

"İstemiyorum aç değilim."

Yiğit Ali araba kullandığı için doğrudan karşıya bakıyordu. Simsiyah camlı güneş gözlüklerinin kapattığı bakışları da zaten ne düşündüğü hakkında bir bilgi vermiyordu. 

"İyi ver bir parça da ben yiyeyim. Seni götüreceğim için kahvaltı bile yapamadım."

Bu adama acaba kim 'Lütfen beni okula sen götür. Ne olursun sen götür.' demişti?

"Gelmeseydin o zaman zorla mı çağırdım ben seni?"

Yiğit Ali uzanıp radyoyu açtı. Bu konuyu resmen duymazdan geliyordu.

"Sizinle de yolculuk hiç çekilmiyormuş Esra hanım. Dilin çalışacağına elin çalışsın hadi."

Kızın kucağındaki pakete doğru elini uzattı.

"Ay tamam dur ya ben veririm dökeceksin üzerime susamlarını batıracaksın her yeri."

Paketi açtığında simit öyle güzel kokuyordu ki zavallı Esra yutkunmak zorunda kalmıştı. Ne vardı sanki yemeyeceğim diyecek? 

Eline aldığı simiti adama doğru uzattı.
"Öyle verilir mi kızım araba kullanıyoruz elimiz dolu görmüyor musun?"

Yok artık bir de eliyle mi besleyecekti?

"Az ye de bir uşak tut artık ama ya!"

Söylene söylene simitten bir parça kopararak adamın ağzına doğru götürdü. Çok yakınına girmek istemediği için simitle Yiğit Ali'nin ağzı arasında nereden bakarsanız bir karış mesafe vardı.

"Sen at ordan ben havada kapmaya çalışayım ne dersin?"

Esra'nın gülesi geldi içinde bulundukları saçma duruma ama o da akıllıydı tabi nerede saf rolü oynayacağını bilecek kadar akıllı.

"Hı anlamadım?"

O sırada kırmızı ışıkta bekliyorlardı. Yiğit Ali kızın elinden tuttuğu gibi kendine çekti. Parmak uçları adamın dudaklarına temas ettiği anda büyük bir elektrik akımının vücudundan geçtiğini hissetti Esra. 

Kalbi yüksek ritme dayanamayıp durursa belki bu elektrik sayesinde yeniden çalışırdı belli mi olurdu. 

Esra saçma sapan şeyler düşünürken donakaldığını idrak ettiği anda hızla ellerini geri çekti. 

Yiğit Ali'nin gözlerindeki o yaramaz pırıltılar gözlüğün altından dahi belli oluyordu.

Arabanın duruyor olmasından faydalanan adam kendi eliyle biraz daha simit koparıp ağzına attı. Bu sırada bir parça da Esra'nın ağzına sokuşturuvermişti.

"Ne yapıyorsun Yiğit Ali ya rujumu bozdun istemiyorum dedim sana!"

Esra adamın pervasızca davranışlarına uyum sağlamakta zorlanıyordu. Daha doğrusu o kadar destursuz davranıyordu ki hayır demeye vakit kalmadan olanlar oluyordu.

"Bozarım öyle rujunu."

Esra hemen karşısındaki araba aynasından makyajını kontrol ederken puslu çıkan o sese doğru çevirdi başını. Sesin sahibi rahat rahat araba kullanmakla meşguldü.

'Şunun oyununa gelme Esra bilerek yapıyor'

'Sabır sabır sabır'

Kendi kendini telkin ediyordu genç kız.

"Bak şimdiden söyleyeyim öyle üniversiteye başladım diye büyümüş havalarına girme Esra hanım. Sen bilmezsin bu yaşlardaki erkeklerin kafasının ancak neye çalıştığını. Baştan uyarıyorum."

Şimdi de tembih kısmı başlamıştı anlaşılan.

"Neden kendinden mi biliyorsun?"

Yiğit Ali ufak bir sırıtacak gibi oldu.
"Evet kendimden biliyorum ufaklık"

Esra gözlerini kısmış kötü kötü bakıyordu yanındaki adama.
"Senden ala tehlike mi olur? Seninle baş edebiliyorsam herkesle ederim sen merak etme. Ayrıca benim özel hayatıma o burnunu sokmaya kalkma hiç!"

Başını diğer taraftaki yola doğru çevirmişti.

"Beni tehlike olarak görüyorsun yani?"

Esra iki bacağının yanında koltukta duran yumruklarını sıkmış tırnaklarını avuç içlerine batırıyordu.

"Hem de baş ettiğini düşünüyorsun öyle mi? Nasıl tehlikeliyim mesela anlatmak ister misin biraz?"

O kadar lafı kendisi söylememiş gibi bu konuların şakasını yapabiliyordu bu adam. 

"Anlatacak bir şey yok. Benimle uğraşmadığın sürece umrumda bile değilsin."

Yiğit Ali'nin gülümsemesi büyümüştü.

"Beni çok yaraladın Esra kan kaybediyorum."

İşi gücü dalga geçmekti.

Esra sessiz kalmayı tercih ediyordu. Normal konularda tamamdı ama böyle mevzular açılınca gözleri doluyordu. Yiğit Ali kendisini çok üzmüştü en son yaptığı hareketle. 

Yolculuğun kısa süreli olan kalanı sükunet içinde geçmişti. Üniversiteye geldiklerinde arabayla kocaman bir girişten geçmişlerdi. Bahçe öğrenci kaynıyordu. Hukuk fakültesinin önüne geldiklerinde arabayı otoparka koyup indiler.

"Senin daha fazla gelmene gerek yok gidebilirsin artık."

Yiğit Ali gözlüğünü usulca çıkarmış etrafı kolaçan ediyordu.

Etraftan adamı görüp gülüşerek, kıkırdaşarak, birbirlerine fısır fısır bir şeyler anlatarak geçen kızlara göz devirmeden edemedi Esra.
Daha bugün birdi yani hayret! Ne ara ava çıkmıştı bu avcılar?

"Kızlar üzerindeki dayanılmaz cazibeme mi göz devirdin sen?"

Bu adam kesinlikle ilgi arsızıydı.

"Üç saniyede etraftaki göz gezdirmediğin dişi sinek bile kalmadı. Senin bu yaptığına abazalık denir."

Esra'nın aksilenip durması Yiğit Ali'yi eğlendiriyordu.

"Onların beni gözleriyle yiyip bitirmesine ne denir peki Esra hanım?"

Esra kafasını sağa sola sallayarak konuşmamayı seçti ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Daha okula gelmeden yorulmuştu. 

Bahçeden bina kapısının olduğu beton alana doğru ilerliyorlardı.

"Al birini vur ötekine diyeceğim ne diyeceğim."
Bir yandan da ağzının içinde söyleniyordu.

Enteresan bir şekilde yanlarından geçtikleri herkes uzun uzun kendilerine bakıyorlardı. Buraya Yiğit Ali'yle gelmesi hiç iyi olmamıştı. İlk günden herkesin gözüne batmıştı.

Hukuk fakültesi binasının önüne gelmişlerdi.

"Daha da gelecek misin? Gitsen mi artık sen?"

Grup grup öğrenciler bir araya gelmiş kimi sigara içiyor kimi kahvesini yudumluyordu. Bazıları ayakta dikilirken bazıları bahçedeki masalarda oturuyordu. 

Rahat tavırlarıyla mekan sahibi gibi takılanlar genellikle üst sınıftakilerdi. 

Esra henüz ne olduğunu idrak edemeden Yiğit Ali kolunu kızın omzuna atıp kendisine doğru çekti. Yalnızca ikisinin duyabileceği şekilde 
"Ders çıkışı almaya geleceğim bir yere ayrılma."
diyip ardından yanağından bir makas akıp gitti.

Esra herkesin içinde yaptığı şeyle utanıp etrafa bakarken dışarıdan ders çıkışı gelip alacağını söylüyormuş gibi durmadıklarının pekala farkındaydı. Birçok göz kendilerini izlemişti. Daha ilk günden üstelik.

Akşam eve gidince bu hadsizliğinin hesabını soracaktı. Resmen millete göz dağı verip gitmişti pislik.

Anlamıyordu Esra hem de hiç anlamıyordu. 
Yiğit Ali'nin derdi neydi kendisiyle?

Esra ve Yiğit Ali cephesinde işler sabahın erken saatlerinde oldukça hızlı bir şekilde ilerlerken Bahar ve Hamza Mahir cephesinde ise tam tersi bir durum söz konusuydu. 

Bahar bir şirkete gideceğim türküsü tutturmuş Hamza Mahir'e 'tamam' demekten başka bir seçenek bırakmamıştı. 

Her şey iyi güzeldi hoştu fakat genç kadın uyandığından beri en az kırk beş dakika bebeklerle ilgilenmiş; emzirmiş, bezlerini değiştirmiş, oyunlar oynamış, öpüp koklaşmış ancak öyle odalarından çıkabilmişti. Sonrasında duşa girmiş, saç ve makyaj derken saat ona geliyordu. 

İki saattir Bahar'ı bekleyen Hamza Mahir'e yavaştan gelmeye başlamışlardı. Karısı hazır olabilirse işe gitmesi gerekiyordu. 
Tabi kritik konu hazır olabilirseydi. 

"Bahar yavrum hadi artık ya bu saate şirket mi kalır battı gitti."
Giyinme odasına doğru bıkkın bir şekilde sesleniyordu.

Hamza Mahir gibi bekletilmek nedir bilmeyen bir adam için sabretmek pek de kolay değildi. Bahar sağolsun öğretiyordu hepsini. 

Oturduğu koltukta kollarını bacaklarına dayamış başı aşağıda söylenip dururken Bahar'ın topuklu ayakkabısından gelen adım sesleriyle kafasını kaldırdı adam.

"Ay geldim Mahir ya her işi ben yapayım sonra bekleten ben olayım yani ne güzel!"

Üst bedeni ve beline tam oturan bordo tulumu; dökümlü duran kumaşı ve geniş paçalarıyla aşağıya doğru su gibi akıp gidiyordu. Özellikle kaldırsın diye kalın yüksek topuklu bir ayakkabı tercih etmişti genç kadın. 

Kruvaze yakasından görünen küçük pırlanta kolyesi, takımı olan küpeleriyle sade ve bir o kadar şık görünüyordu. 

Abartıdan uzaktı ama iddialıydı. 

Şirkete ben buradayım demeye mi gidiyordu ne?

Neyseki bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Kocası dahil kimsenin. Allah korusun dilinden kurtulamazdı vallahi.

İşin gerçeği o sırada Hamza Mahir'in dili ancak tutulmuş olabilirdi. Bakışları karısını bulduğu an neye sinirlendiğini çoktan unutmuştu. 

Nasıl oluyordu da bu minicik kadın her defasında kendisini böyle tesiri altına alabiliyordu? 

"Nasıl olmuşum?"

Sesi fazlasıyla hevesli çıkıyordu. 

Kocası ağır hareketlerle yerinden doğruldu. Fit vücudunu saran siyah takım elbisesi ve siyah gömleğiyle öyle yakışıklı gelmişti ki gözüne usul usul kendisine yaklaşmasını sabırsızlıkla bekledi. 

Burun buruna geldiklerinde Bahar kocasının bayıldığı parfümünü ciğerlerine doldururken Hamza Mahir bununla yetinmemiş olacak ki eğilip boynunda doyasıya içine çekti karısını.

"Çok güzel olmuşsun. Niye bu kadar özendin sen ne gerek vardı?"

Al işte yine aksilenmeye başlamıştı bile.

"Ay ne var biraz hazırlandıysam hep ev topuzuyla mı gezeyim?"

Elleriyle saçlarını havalı bir şekilde arkaya savunurken devam etti Bahar.

"İlk defa gidiyorum iş yerine, beni de ilk kez görecekler hem dost var düşman var değil mi canım?"

Bahar'ın gözünüzün önünden o an dekolteli Nurbanular geçtiği için ufak bir hırsla vurgulamıştı düşman kelimesini.

Karısının bu kadınsı halleri mest ediyordu Hamza Mahir'i. 

"Bak bak gövde gösterisi yapmaya mı gidiyorsunuz oraya Bahar hanım?"

Bahar belinden kavranmış kocasının vücuduna yapıştırılmış halde doğru cümleleri bulmaya çalışıyordu.

"Neden öyle bir gösteriye ihtiyaç mı var orada?"

Bahar taarruz ateşine geçmişti. Gümüşpala açıktan sırıtıyordu. 

Kızın dudaklarına bakarak bir yandan "Ben sana kırmızı giymek yasak dememiş miydim?" derken diğer yandan da öpmek için daha da yaklaşıyordu.

"Yasaklar çiğnenmek içindir."

Aralarındaki mesafe gittikçe kapanıyordu.

"Hem..."

Bahar artık konuşmakta zorlanıyordu malum sebeplerden ötürü.

"Hem..."
Hamza Mahir devamını getirmesi için tekrar etti.

Mesafe artık yok denilebilirdi ama son bir manevrayla cümlesini tamamladı Bahar.

"Üzerimdeki kırmızı değil bordo canım."

Gümüşpala alt dudağını dişleri arasına almış gözleri kapalı bir şekilde artık alenen gülüyordu. 

Bu manzara artık Bahar için çok fazlaydı. Onunki de candı canım. 

Hızlıca adamın yanağına bir buse kondurup ortamın yoğun havasını dağıtmaya çalıştı. 

"Mahir rujumu bozma sevgilim hadi çıkalım artık bak geç kalıyorsun."

İki saattir bunu kim kime söylüyordu acaba?

Kız önden çıkarken Hamza Mahir arkasından söyleniyordu.
"Yol boyunca o ruj hiç bozulmayacak mı zannediyorsun sen güzelim?"

Bu sabah bahçe sınırları içerisinde bir ruj meselesidir gidiyordu.

Yol boyu yok karşı koltuğa oturdun yanıma oturmadın, kıyafetim buruştu, rujum bozuldu, aynayı düzgün tut süremiyorum derken tatlı tatlı atışmalar eşliğinde ne ara gelmişlerdi Bahar hiç anlamamıştı bile. 

Lüks aracın sürgü kapısı açıldığında önden Gümüşpala inmiş akabinde karısının inmesi için elini uzatmıştı. Bahar sıcacık bir tebessümle kocasına teşekkür ederken dışarıda bir düzine adam kendilerini kaçamak bakışlarla izlemekteydi. 

Bahar ise kendince şirket diye geldikleri yerin henüz girişi karışısında ağzı açık kalakalmıştı. 

Birincisi burası şirket değildi. Böyle ihtişamlı bir yere şirket denmezdi. Holding molding bir şey denirdi. Daha azı saygısızlık olurdu vallahi.

Ele ele girdikleri binada Hamza Mahir'i gören herkes saygı duruşuna geçiyor ve muhakkak selam veriyordu. Yalnız bugün bir fark vardı gözler Hamza Mahir'den daha çok Bahar'ın üzerinde kilitleniyordu. 

Herkes Bahar Gümüşpala'yı merak ediyordu.

Demekki bu merak karşılıklıydı. Bahar da merakla etrafı süzüyor kimse üzerinde gereğinden fazla oyalanmamaya çalışıyordu. 'Meraklı taze gibi gelmiş her yeri inceliyor' dedirtmek istemiyordu kendisine.

Kocasına büyük bir saygıyla robotik bir şekilde selam veren tüm çalışanlar kendisine de 'Hoşgeldiniz Bahar hanım' diyordu. 
Herkes kendisinin adını biliyordu. 

Tuhaf bir mutluluk sardı genç kadının içini. İlk defa görünmez gibi hissetmemişti. Gizlenip saklanmıyordu. Hamza Mahir ayan beyan tanıtıyordu kendisini.

"Mahir ne kadar büyük bir yer burası." Sesindeki şaşkınlığı hiç gizleme ihtiyacı hissetmiyordu.

"Güzelim çok fazla kişi çalışıyor burada illa ki büyük bir yer olacak."

Hamza Mahir mütevazilik mi yapıyordu? 
Duy da inanma.

"Ve de herkes beni biliyor."

Asansöre doğru ilerliyorlardı.

"E bilecekler tabi sen benim karımsın, kıymetlimsin."

Etraftaki birçok insanın gözü üzerlerindeyken karısının kendi kocaman avcu içindeki kibar, küçücük elini kaldırıp üzerine bir öpücük kondurdu Gümüşpala. Gözleri güzel karısının gözlerinin en içine bakıyordu. İki saniyede binlerce duygu aktarılmıştı yine o bakışlardan.

"Bilmem daha önce tanıdığın insanlara hiç beni böyle karın olarak tanıtmamıştın ya hoşuma gitti."

Bahar'ın bu masum talepleri adamın içine ok olup saplanıyordu. 

Yönetim katına geldiklerinde kendilerini Nurbanu hanım karşılamıştı.

"Günaydın Hamza bey"

Bahar'a dönüp içtenlikle gülümseyerek "Size de günaydın Bahar hanım." dedi.

Bahar gülümsemeyle yetinirken Hamza Mahir "Günaydın Nurbanu" demişti. 

Evet Nurbanu hanım bu hanım kızımızdı demek.
Bahar kocasının elini istemsizce daha sıkı tutarken Hamza Mahir bıyık altından kadınlara farkettirmeden sırıtmıştı. 

"Gel bakalım güzelim geçelim odaya."

Koridorda yürürlerken aynı katta Nejat ve Yiğit Ali'nin de isimlerinin yazılı olduğu kapıları görmüştü Bahar. 

Saray kapısından girer gibi bir odaya girdiklerinde burasının ancak Hamza Mahir'in odasına giden bir hol olduğunu farketti genç kadın. Buradan da açılan kapılar vardı. Biri sekreteri içindi fakat diğer iki kapının ne olduğunu henüz bilmiyordu. Tekrar bir kapıdan içeri girdiklerinde Gümüşpala'nın makam odasına erişebilmişlerdi çok şükür. 

Oda oldukça az eşyadan oluşuyordu. Kaliteli olduğu bir kilometreden seçilebilen ceviz rengi mobilyalar diğer modern mobilyalarla birleştirilmiş şahane bir mimari açığa çıkarılmıştı. Açık renk duvarlardan ve çok büyük pencerelerden oluşan, tavanı fazlaca yüksek ferah bir odaydı. Hacim olarak oldukça büyüktü ki bir köşede duran bilardo masası bile oransal olarak sehpa büyüklüğünde görünüyordu. 

Başınızı kaldırdığında barok tarzı beyaz alçı figürlerin çerçevelediği oldukça büyük ve ihtişamlı duran kristal sarkıt iki avizeyle karşılaşıyordunuz. Dahası birkaç yerde uzun boylu büyük yapraklı yeşil bitkiler mevcuttu fakat gerçek mi sahte mi olduklarını ilk bakışta idrak edememişti Bahar. 

Duvarlardaki tablolar, duvarlara nispeten oldukça koyu renk ahşap tabaların üzerinde serilen küçük post vs her şey ama her şey tam anlamıyla Gümüşpala'ydı. 

Buranın mimarı her kimse kocasını gerçekten iyi yansıtmıştı. 

Odanın orta yerinde dikilmiş etrafı inceleyen Bahar'ı düşünceler deryasından Nurbanu hanımın sorusu çıkardı. 

"Ne arzu edersiniz Bahar hanım ne getireyim size içecek olarak? Kahvaltı yapmadıysanız hemen kahvaltı da getirebilirim?"

Bahar tebessüm ederek cevapladı. Bugün tebessüm etmekten yüz kasları ağrımıştı.

"Kahvaltı yaptım teşekkür ederim. Size zahmet olmazsa filtre kahve alabilirim sütlü olsun lütfen"

Kız başını sallayıp Gümüşpala'dan izin almış ve odadan çıkmıştı. Hamza Mahir'e ne istediği sorulmuyordu demekki zaten biliniyordu.

'Tabiki bilecek Bahar adamın asistanı kız. Daha neler artık.'

Hamza Mahir masasına doğru ilerlemiş koltuğuna oturmuştu. Önüne konulan günlük dosyalara şöyle bir göz gezdiriyordu. 

Bahar da masanın hemen önünde duran deri kahverengi koltuklardan birine çantasını ve ceketini koymuş kocasının yanı başına doğru ilerlemişti.

Karısının yanına geldiğini hisseden adam koltuğunu geriye alıp belinden tutarak dizlerine oturttu. Aniden gelişen durum karşısında Bahar şaşırmıştı.

"Mahir sevgilim ne yapıyorsun biri gelecek çok ayıp valla bırak ama ya!"

Mahir hiç de duyuyormuş gibi değildi.
"Nasıl buldun odamı söyle bakalım?"

Gerçekten de merak ediyordu adam gözlerinden okunuyordu.

"Senin gibi buldum tıpkı senin gibi bu oda."

Gümüşpala daha da merak etmişti.
"Nasıl benim gibi?"

Bahar hevesle anlatmaya başladı.
"Yani sade, düz ama çok görkemli; ferah, aydınlık ama aynı zamanda tedirgin edici bir büyüklüğü var sanki burada olan biteni görmek, idare etmek zor olurmuş gibi. Her bir parça alakasız ama birini de alsan o bütünlük kaçar büyüsü bozulur gibi. Tedirgin etse de cezbedici işte."

Kızın ağzından çıkan her cümle de Gümüşpala'yı cezbediyordu.

"Şimdi sen böyle hayran hayran beni mi anlatıyorsun odayı mı?"

Bahar dirseğiyle dürtmeye çalıştı kocasını.
"Pislik yapmak şimdi."

Birden hareketlenip kalmaya çalıştı Bahar birazdan Nurbanu hanım gelirdi. 

"Mahir bırak da kalkayım artık asistanın gelecek."

Kocasının bırakmaya hiç de niyeti varmış gibi görünmüyordu.

"Sen beni buraya getirirken aklından ne geçiyordu Allah aşkına ya?"

Bahar yakalanmaktan o kadar korkuyordu ki bu durum Gümüşpala'yı eğlendiriyordu.

"Güzel olmaz mıydı burada?"

Bahar şimdi düşüp bayılacaktı.

"Etrafta onca insan var Mahir delirdin heralde?"

Hamza Mahir boynuna bir öpücük kondurarak sordu.
"Etrafta kimsenin olmadığı bir saatte olur yani öyle mi?"

Genç kadının ağzı, dudakları kurumuştu. Olur muydu? Yok artık olacak iş miydi neler düşünüyordu. 

"Bir düşündün ama bak"
Adam kendisiyle alenen dalga geçiyordu dahası gülüyordu bir de. 

"Sen var ya sen iyice edepsiz oldun. Hiç de düşünmedim!"

Kocası alaylı alaylı güldükçe göğsüne vuruyordu. Sinir etmişti iki dakikada. Kızın bu saftirik hallerine dayanamayan adam daha fazla sabredemeyip dudaklarını birleştirdi. Sakinleştirir gibi başlayan öpücük ikisinin de sakinliklerini koruyamadıkları bir gidişata doğru yol alırken kapı çalındı ve anında açıldı.

Gelen Yiğit Ali'ydi.
"Ohoo biz buranın girişine de bir zil koyduralım arkadaş olmaz böyle."

Yer yarılsaydı da tam şu saniye içine girseydi sonra kapansaydı ve Bahar hiç bu dünyaya gelmemiş gibi yaşansaydı. Bir insan neden hep aynı kişiye rezil olurdu? Dahası bir insan neden hep bu şekilde rezil olurdu? 

Anında kocasının kucağından kalkıp uzaklaştı.

"Lan Yiğit Ali ben sana destur nedir niye öğretemedim lan?"

Gümüşpala'nın sesi kızgın olmaktan uzak bıkkın gibi çıkıyordu. Biraz da Bahar'ı gönülleme mevzusu vardı tabi içinde.

"Abi kusura bakma da şimdi yine ben mi suçlu oldum."

Gülmek ister de gülemez gibi bir hali vardı adamın. 

"Lavabo nerede ben bir yüzümü yıkamak istiyorum."
Kısık sesle içine içine konuşan Bahar'ın yardımına o an içeri gelen Nurbanu yetişmişti.

"Ben size eşlik edeyim buyurun Bahar hanım."
Kızın peşine takılan Bahar girişteki kapılardan birinin lavabo olduğunu öğrenmişti.

"Teşekkür ederim."

Tam içeriye gireceği sırada kızın sesiyle duraksadı.

"Bahar hanım"

Geri dönüp yüzüne baktığında konuşmaya devam etti.
"Ben sizinle tanıştığıma çok memnun oldum efendim. Beni Hamza abi büyüttü sayılır, kendi aramızda abi diyorum ama babam gibidir. Onun adına çok mutluyum ben. Tekrardan çok memnun oldum ne zaman bir ihtiyacınız olursa ben buradayım."

Kızın samimi tavrı Bahar'ın hoşuna gitmişti. Öyle tahmin ettiği gibi bir tip değildi. Dahası gayet usturuplu giyinmişti. Bu konuda içine su serpilmişti. 

"Ben de kocamın en yakınında çalışan üstelik asistanlığını yapan kişiyle tanışmaktan dolayı memnun oldum. Umuyorum ki daha çok görüşürüz."

Yine de biraz gözdağı vermekten de kimseye zarar gelmezdi. Bahar gittikçe Hamza Mahir'e benzemeye başladığını düşündü. Körle yatan şaşı kalkardı gülerek lavaboya doğru girdi. Zaten rezil rüsva olmuştu yine Yiğit Ali'ye. Bin yıl konuşurdu artık. 

İçeri tekrar geldiğinde Nejat da gelmiş üç adam odanın diğer tarafında bulunan toplantı masasında konuşuyorlardı. Kendisini görünce duraksadılar. 

"Hoşgeldin yenge"
Koşan Nejat'tı.

"Hoşbuldum, nasılsın? Leyla'dan ne haber?"

Bahar o sırada yanlarına doğru gitti.

"İyilik ne olsun Leyla da iyi sizinkilere bakmaya gidecekti bugün özledim diyordu oğlanları. Nasıl buldun buraları?"

Göz kırpıp etrafı işaret etti. Şirketi soruyordu. Bahar cevap vereceği sırada Yiğit Ali söze girdi.

"Alışmış alışmış patron koltuğuna oturmuş hemen."

Nejat anlamasa da laf gerekli yerlere ulaşmıştı hemen. 

Masanın üzerindeki kalemi alıp genç adama fırlattı Bahar.
"Sen var ya bir gün benim elime çok pis düşeceksin çocuk!"

Yiğit Ali kalemi havada kaparken sırıtıyordu.

Hamza Mahir de bu ikilinin atışmalarına alışmıştı artık çok da karışmıyordu.

"Mahir toplantınız çok uzun sürer mi ne yapayım ben?"

Gümüşpala ayağa kalkarak kızın yanına geldi.
"Güzelim bir saat kadar sürer bizim işimiz istesen sen odaya geç rahat rahat kahveni iç."

Bahar anlamazca baktı adama hangi odaydı acaba? Kızın soran gözlerle bakması üzerine Hamza Mahir omzuna kolunu atarak yönlendirdi. 

Uzaktan bakıldığında yer yer çatlakları olan ve modern tarzda bir dekorasyon ürünüymüş havası verilen boy aynasının arkasındaki minik gizli tuşa basan Gümüşpala, yüz tanıma sistemiyle açılan kapıya talimat vermişti. 

Ayna bir anda ikiye yana doğru sürgü kapı haline gelirken bir odaya açılmıştı. 

"Yok artık zaman ve mekanlar arasında yolculuk yani Mahir"

Arkadan gülme sesleri gelirken devam etti Bahar.
"Cidden bu aynadan girme olayı kimin fikriydi bari onu söyleyin."

Gözler Nejat'a çevrilirken diğer iki adam da sırıtıyordu.

"Ne var abi mükemmel bir fikir her açılışında iyi ki benim aklıma geldi diye kendimi taktir ediyorum."

Durumun absürtlüğüne Bahar da gülmüştü.

"Size ben hiçbir şey demiyorum artık."

O sırada Mahir Yiğit Ali'ye seslendi.
"Yengenin kahvesini getir lan Yiğit Ali."

Çaktırmadan Bahar'a göz kırptı. 

Kocası hizmet ettirerek kendisinin intikamını mı alıyordu? Vallahi bu adamların hepsi çok fenaydı hiçbiriyle uğraşılmazdı.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜMÜŞPALA-66

GÜMÜŞPALA - 1

GÜMÜŞPALA-14