GÜMÜŞPALA-56


Keyifli okumalar🩷

Zeliha hanım akşamüstü saatlerinde Hafize hanıma yardım için mutfağa girmişti. Akşam yemeği hazırlıkları başlamış iki kadın çoğu zaman yaptıkları gibi iki koldan girişmişlerdi.

"Bahar'ım çok sever etli yaprak sarmasını ne iyi ettin de saralım dedin vallahi."

Mutfaktaki büyük yuvarlak masaya oturmuşlar önlerinde kocaman bir tencere iç ve dağ gibi yığılı yapraklarla hem muhabbet ediyorlar hem de sarma sarıyorlardı.

"Öyle öyle iyi oldu gerçekten. Hem Hamza beyim de çok sever.Biraz fazlaca saralım da Yiğit Ali'yle Nejat oğlum da götürsün. Kim saracak onlara yaprak sarması."

Hafize hanımın hemen oğulları gibi gördüğü adamları kayırması Zeliha hanımı güldürmüştü.

"Sen de hiç kıyamazsın Yiğit Ali'yle Nejat'a Hafize hanımcığım."

İki kadın da oldukça maharetliydi hızlı hızlı sarıyorlardı. Zeliha hanım tepsinin üzerinde sararken Hafize hanım yılların tecrübesiyle herhangi bir şeye gerek duymuyor elinde yapıveriyordu.

"Elimde büyüdüler Zeliha hanım kıyamam tabi ya nasıl kıyayım?"

Ses tonundaki merhametten iki adamı da çok sevdiği anlaşılıyordu yaşlı kadının.

"Sahi ne zamandan beri yanındalar Hamza oğlumun?"

Hafize hanım şöyle bir hesap yapar gibi duraksadı önce.

"Yalan olmasın on iki on üç yaşlarında varlardı Hamza beyim tutmuş kollarından getirmiş eve. Babası başta istemedi haklı adam iki tane sokak çocuğu, serseri kılıklı bir şeylerdi."

O günler Hafize hanımın aklına geldikçe yüreği hep cız ederdi. Sokaklarda vakit geçirmekten kapkara kararmış iki tane pırlanta gibi çocuktu. Dün gibi aklındaydı. Önceleri müştemilatta kalıyorlardı. Rafet bey de zamanla ikna olmuş, sevmişti bu delikanlıları. Gel zaman git zaman derken aileden olmuşlardı. 

"Yok muymuş anaları babaları?"

Zeliha hanımın sorusu üzerine düşünce denizinden sıyrıldı kadın.

"Bu iki kafadar yetimhaneden kaçmışlar. Hala delibozuklar zaten orada falan zapt edemezsin ki bunları."

Bir yandan ellerindeki işe diğer yandan muhabbete dalan kadınlar Yiğit Ali'nin sesiyle irkilmişlerdi.

"Kimmiş bakayım delibozuk Hafize anne?"

Genç adama doğru başını çeviren Hafize hanım gülümseyerek sevgiyle baktı.

"Sensin bu evin delibozuğu başka kim olacak?"

Yiğit Ali masaya doğru yaklaşarak henüz çiğ olan sarmalardan birini ağzına götürdü.

"Nejat torpillin tabi senin ancak bize dersin."

Yaşlı kadın ikinci sarmayı götüren genç adama yalandan kızgın bakışlarla baktı.

"Oğlum şunu çiğ yeme karnında kurt olur diye çocukluğundan beri tembih etmiyor muyum ben seni?"

Yiğit Ali umursamayarak önceki konusuna ısrar etti.

"Değiştirirsin işte böyle konuyu bak sen de kabul ediyorsun Nejat'ı kayırdığını."

Küçücük oğlan çocuğu gibi ayak diretiyor, kıskançlık yapıyordu.

"Allah biliyor kalbimden geçmez ama yine de birinizi kayırdıysam Nejat değil sensindir paşam bilmez gibi kıskançlık yapma şimdi."

Zeliha hanım sessizce sarma sararken ikisi arasındaki diyaloğun tatlılığını dinliyordu.

"Ne zaman Hafize hanım ne zaman?"

Genç adam sevmek sevilmek konuları mevzu bahis olunca beş yaşında bir çocuğa dönüşüyordu. 

"Aşk olsun oğlum ben seni zamanında Nejat'ın dayağından az mı sakladım?"

İşte şimdi tam olmuştu.

"Ya bırak Hafize anne Nejat mı beni dövecek?"

Hafize hanım tebessümle cevapladı.

"Yeni geçlik zamanlarınızda o senden iriydi, gücü yeterdi sana bilmezlikten gelme Yiğit oğlum benim. Sen sonradan serpildin."

Gerçekten de öyleydi. Yiğit Ali daha ufak tefek, kumral, güzel bir oğlan çocuğuydu. Dışarıdan bakıldığında kimse ona yaramazlığı, serseriliği konduramazdı. Fazla sevimliydi. Hafize hanıma karşı bu sempatisini eve geldiği günden beri kullanırdı. Şeytan tüyü olan insanlardandı ve kendisini çok çabuk sevdirirdi. Hakikaten de kadıncağız çok severdi Yiğit Ali'yi. 

Sevilen çabuk şımarırdı malum genç adam da hep bir fazlasını ister Nejat'ı kıskanırdı çocukluğunda. Nejat ise daha sessiz ve içine kapanıktı. Hayatı içine yaşayanlardandı. Daha küçücük yaşından itibaren hep olgun, mantıklı ve aklı başında olan taraftı. Yaşları yakındı ama Nejat daha çok ağabey gibiydi.

Hafize hanım bu duruma çok içlenirdi. Nihayetinde o da çocuktu. Onun da hakkıydı çocukça davranmak. Ne yaşadı, başından neler geçtiyse henüz küçücük yaşta kocaman bir adam olmuştu. Hep bağrına basmak isterdi yaşlı kadın Nejat'ı. 

İki adam da aynı yerlerinden aynı derecede yaralıydı ve Yiğit Ali'nin söylemlerinin aksine son derece adaletli bir tutum sergilerdi Hafize hanım.

Muhabbet tatlı tatlı devam ederken bir ara Hafize hanım yapraklar yetişmediği için yeni kavanoz almaya gitmişti. O sırada Yiğit Ali sandalyeye oturmuş Zeliha hanımla karşı karşıya gelmişti.

"Ee Zeliha hanım sende ne var ne yok anlat bakalım?"

Zeliha hanım gülümseyerek baktı genç adama. O da Yiğit Ali severler kulübündendi malumunuz.

"Zeliha hanım mı olduk paşam?"

Sahte bir gücenmişlik vardı kadının sesinde.

"Bakacağız orasına artık."

Yiğit Ali'nin ses tonu kadını bir miktar rahatsız etmiş olsa da genç adamın her zamanki oyunbaz hallerinden biri olduğunu düşündü Zeliha hanım.

"Bu arada ağabeyim gelince bahçedeki çalışma odasında seninle görüşmek istiyor."

Normal zamanda Hamza Mahir'in böyle bir talebi olmadığı için bu durum meraklandırmıştı yaşlı kadını.

"Hayırdır inşallah paşam ne görüşecekmiş benimle Hamza bey oğlum?"

Yiğit Ali tanıştığı ilk günden beri severdi Zeliha hanımı. Onun kötü biri olduğunu düşünmek dahi istemiyor zaten de inanmıyordu böyle bir duruma. Soğuk davranmak bile kendini kötü hissetmesine neden oluyordu. 

Normal zamanda her türlü duruma karşı tedbirli davranmayı bilen genç adamı bu durum zorluyordu.

"Soracağı birkaç soru varmış. Baş başa konuşmak istemiştir."

Tam o sırada Hafize hanım yeniden mutfağa gelmesiyle Yiğit Ali ayaklanmıştı. 

"Ben çıkıyorum hanımlar size kolay gelsin."

Mutfaktan çıkmak üzere kapıya doğru yönlenirken Hafize hanımın sesiyle durakladı.

"Yiğit Ali akşam yemeği yemeden gel oğlum buradan götürürsün. Herkese göre sarıyoruz."

Yiğit Ali başını onaylar şekilde sallayarak mutfaktan çıktı.

Bahar'dan önce Hafize hanım bu evde asla böyle kararlar alamazdı. 

Hamza Mahir keskin kuralları olan bir adamdı. Kardeşlerim dediği adamların bile eve sudan sebeplerle girip çıkmasından hoşlanmazdı. Özellikle son birkaç yılda iyice despot birine dönüşmüştü fakat şimdilerde o da kendini aile olmanın huzuruna bırakmış gibiydi. 

Bahar bu ev için milattı.

Evden çıkan Yiğit Ali'ye yine kampüs yolları görünmüştü.

"Ulan Yiğit Ali sen daha çok gelir gidersin oğlum bu yollarda..."

Kendi kendine söylenerek arabaya binmişti.

Dersi erken biten Esra kızlarla birlikte alışveriş merkezine gitmek yerine Tolga'yla kalıp üniversitenin içindeki kafede bir şeyler içmeyi tercih etmişti.

Etraftaki kızların Tolga'ya olan, Tolga'nın da kendisine olan ilgisini biliyor bu durum genç kızda tuhaf bir tatmin hissi oluşturuyordu. Sürekli küçük görülmekten incinmiş kalbine genç adamın hassas halleri iyi geliyordu.

"Ee Esra geçen gün seni almaya gelen adamın kim olduğunu söylüyordun?"

Esra gülümseyerek baktı genç adama. Aslında masadaki muhabbetin bu konuyla hiç alakası yoktu ama merak etmiş olacak ki konuyu oraya bağlamıştı Tolga.

"Öyle mi söylüyordum?"

Tolga kahvesinden bir yudum alıp arkasına yaslandı ve kızın gözlerinin içine bakarak devam etti.

"Kesinlikle öyle söylüyordun."

Nasıl oluyordu da evren bir şekilde Yiğit Ali'ye konuyu getiriyordu anlamıyordu genç kız. Ağzında oluşan buruk tadı önemsemeden karşısındaki adamı yanıtladı.

"Ağabeyim olur."

Tolga'nın rahatlaması yüzünden okunuyordu.

"Ağabeyin olduğunu bilmiyordum."

Bilmese de öğrendiğine sevinmişti çünkü rakip olarak görmek istemeyeceği bir tipti karşısındaki.

"Öz ağabeyim değil. Eniştemin kardeşi ama bana ağabeylik yapar sağolsun."

O dakikadan sonra Tolga, Yiğit Ali'nin lafını bir daha etmemişti. Ağabey sıfatına yerleştirilmesi nedeniyle içi rahatlamıştı.

Devam eden yaklaşık yarım saat boyunca birbirleriyle ilgili birçok soruya yanıt aramışlar artık nispeten daha iyi tanışık olmuşlardı gençler. İşin aslı daha çok soran taraf Tolga'ydı fakat bir şikayeti varmış gibi görünmüyordu.

Üniversiteye giriş yapan Yiğit Ali defalarca kere Esra'yı aramış ulaşamamıştı. Genç kızın telefonu dersten çıktığı için sessizde kalmış, ortamın muhabbeti iyi olduğu için de dalgınlığına gelmiş unutmuştu.

Yiğit Ali burnundan soluyarak arabadan inip etrafa bakınırken meraklı gözlerden biri Esra'nın sınıf arkadaşı çıkmıştı da oturduğu yeri öğrenebilmişti. 

Kafeye girdiğinde Esra hanım Tolga denen zibidiyle baş başa oturuyordu. Geriden oldukça keyifli görünüyordu.

Sahi kendisiyle konuşurken neden böyle güzel gülümsemiyordu?

Masaya doğru asabı bozuk bir halde ilerledi.

Esra yanlarına yaklaşan adamı gördüğü anda şaşkınlıkla yerinden doğruldu. Yaptığı hatanın o an farkına vardı fakat artık çok geçti.

Tolga da kendisiyle birlikte ayaklanırken genç kızdan önce söze atıldı.

"Merhabalar siz Esra'nın ağabeyiydiniz değil mi? Tolga ben. Tolga Yalçındağ."

Yiğit Ali önce doğru duyup duymadığını algılamak istercesine bir kaşı havada Esra'ya baktı.Genç kızın gözlerini kaçırmasının üzerine doğru duyduğunu anladı.

Karşısındaki adamın elini havada bırakarak söze girdi.

"Yiğit Ali. Sadece Yiğit Ali."

Daha dünkü velet soyadına güvenip kendisine artistlik yapar gibi tanışma repliği yazıyordu.

Yiğit Ali'nin üstten tavrı Tolga'yı bozguna uğratmış olsa da Esra'nın hatırına bozuntuya vermemeye çalıştı.Ne de olsa ağabeydi ve bir miktar atarlı giderli davranması normaldi.

"Metin Yalçındağ'ın nesi oluyorsun?"

Tolga'nın yüzüne yine o bilindik gülümsemesi yerleşmişti. Biraz kibir hayli çok gurur taşıyordu.

"Oğluyum."

Yiğit Ali'nin pek umrunda olmuşa benzemiyordu.

"Babana selam söyle. Yiğit Ali de. Yiğit Ali Koral."

Birincisi Tolga bu şekilde umursanmamalara alışık bir genç değildi fena halde bozulmuştu. Onun soyadı iletişim kurduğu herkes tarafından önemsenirdi.

İkincisi Yiğit Ali kendisini çocuk yerine koymuş babana selam söyle diyip muhattap dahi almadığı vurgusunda bulunmuştu.

Son olarak Esra'nın yanındaki günlerdir emek verip oluşturduğu karizması son iki dakikada içerisinde çok kan kaybına uğramıştı. 

Genç adamın bilmediği şey ise Esra'nın tüm bu tavırlara zaten alışık olduğuydu. Bir de ağabeyim diye tanıttığı anında ifşa olmuştu. 
Artık Yiğit Ali'nin elinden çekeceği vardı.

"Söylerim. Esra istersen sen bekletme ağabeyini."

Her ağabey kelimesinde Esra'nın başı dönüyordu.

"Sonra görüşürüz Tolga hoşçakal."

Yiğit Ali'nin keskin bakışları bir an olsun üzerinden ayrılmıyor. Psikolojik baskı oluşturuyordu genç kıza adeta.

Arabaya kadar sükunet içinde yürüdüler. Adam da hiç ses çıkmıyordu ve bu durum Esra'yı daha çok geriyordu.

Esra kendini suçlu hissetmese çoktan veryansına başlardı fakat yalan söylemişti, suçluydu. Üstelik aralarında hiç de kardeşçe olmayan bir çekim vardı yanındaki adamla. Ağabey lafı öyle mide bulandırıcıydı ki genç kızın ağzında kekremsi bir tat bırakmıştı.

Arabaya bindiklerinde de sükunet henüz bozulmamıştı. Bir süre sonra içeriyi Yiğit Ali'nin kalın sesi doldurdu.

"Metin Yalçındağ akıllı adamdır ama oğlu safın tekiymiş."

Esra başını sola doğru çevirip anlamazca baktı.

"Anlamadım?"

Yiğit Ali hiç istifini bozmadan direkt olarak karşı yola bakıyordu.

"Aramızdaki tansiyonu göremediyse salak demektir."

Aralarında herhangi bir şey olmasına imkan olmayan iki insan nasıl olurdu da bu konuları açıkça dile getirebilirdi? Daha doğrusu olma ihtimalini tamamen ortadan kaldıran kişi tarafından dile getirilebilirdi? Bu nasıl bir genişlikti anlamıyordu genç kız. Yoksa kendisi mi çok ketumdu?

"Bence senin kendi tansiyonun yükselmiş. Bol su iç."

Ardından ağzının içinden mırıldandı.

"Soğuk su..."

Adamın ağzının köşesinde çarpık bir gülümseme oluştu. Kafasını sağa sola sallayarak ciddileşti. Bu sefer sesi oldukça keskin ve kararlı çıkıyordu.

"Neden yalan söyledin Esra?"

Genç kız yalanı yüzüne vurulduğu için utanmıştı.

"Bilmiyorum" dedi çekinikçe.

"Ama ben biliyorum."

Yiğit Ali'nin sesi o kadar kendinden emin çıkıyordu ki Esra istemsizce sordu.

"Nedenmiş?"

Sanki eylemi gerçekleştiren genç kızın kendisi değilmiş gibi sebebini adamdan dinliyordu.

"Perdelemek istedin."

Detaya girmeden kurduğu cümle meraklandırmıştı kızı.

"Neyi perdelemek istemişim?"

Yiğit Ali'nin sağ kaşı imalı bir şekilde kalkmış başı bir anlığına aynı yöne genç kıza doğru çevrilmişti. O kadar küstah görünüyordu ki yine ne yapmış etmiş fazla kelime sarfiyatı bile yapmadan Esra'yı kriz aşamasına getirmişti. 

"Ya sen ne ima ediyorsun? Herkes sana mı aşık? Seni değil de onu beğeniyorum diye hemen ne kadar pisleştiğinin farkında mısın?"

Esra'nın söylediği her şey Yiğit Ali'yi daha da eğlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Neyine güveniyorsa kendinden öyle bir emindi bu adam.

"Yav neyi ima edeceğim senin bu oğlanı beğendiğin falan yok kimi kandırıyorsun?"

Adamın söylediği birçok şeyin doğru olmasıydı belkide kızı bu kadar vitesten attıran.

"Allah Allah çok mu iyi tanıyorsun beni?"

Yiğit Ali ani bir fikirle arabayı sağa çekip durduğunda Esra anlamazca bakındı. Pencereden gördüğü kadarıyla dışarıda in cin top oynuyordu. Nasıl yollardan geçiyorlardı böyle sahi?

"Niye durduk?"

Az önceki fevri karara tezat bir şekilde usulca kemerini çözüp kıza doğru döndü genç adam. Konuşmuyor yalnızca Esra'nın yüzünü inceliyordu. Güzel yüzünü ve tedirgin gözlerini.

Yavaşça Esra'ya doğru eğilirken genç kız ne olduğunu anlamadan cama doğru geri geri gitmeye başladı.

"Ne yapıyorsun Yiğit Ali ya delirdin mi?"

Gidecek yer kalmayıp sırtı arkaya yaslanmıştı. Adamla aralarında o kadar az bir mesafe vardı ki Esra telaşla itmeye çalıştı.

"Yiğit Ali ne yapıyorsan kes şunu!"

Normalde susmayan adam aksi gibi konuşmuyordu da.

Biraz daha yaklaşıp dudakları arasında yalnızca bir nefes mesafesi kaldığında Esra'nın gözleri kapanmış kalbi kuş gibi çarpıyordu. Az önce son gücüyle adama itmeye çalışan kendisi değildi sanki. Artık ne olacaksa olsun teslimiyetiydi bu.

Yiğit Ali kızın dudaklarını pas geçip kulağına doğru fısıldamaya başladı.

"İnat uğruna bunu kendine yapma. O zibidiyi de başına bela etme. Öyle tipler sağlam ayakkabı olmaz. Pişman olursun."

Adam üzerinden doğrulduğunda genç kız o kadar büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı ki sinirle kemerini çözüp kendisini aşağı attı. Kapıyı çarparak kapattı. Akabinde Yiğit Ali de onunla birlikte aşağı inmişti. 

"Nereye gidiyorsun Esra saçmalama."

Esra hızlı hızlı yürürken umursamıyordu bile. Gözlerinden yaşlar peşi sıra akarken en son isteyeceği şeydi böyle görünmek.

"Esra!"

O hızla aniden durarak bağırmaya başladı genç kız.

"Ne var ya ne? Sana mı kaldı bana nasihat vermek?"

Bu arada adam yanına gelmişti bile fakat gözü hiçbir şeyi görecek halde değildi. Duraksamadan devam etti.

"Bakıyorum da ağabeylik rolüne çabuk alıştın..."

Henüz cümlesini tamamlamadan dudakları Yiğit Ali'ninkiler tarafından susturulmuştu. Az önceki yakınlaşmadan etkilenen tek taraf tabiki Esra değildi. Yalnızca kendisini daha iyi kontrol eden taraftı genç adam. Esra'nın ağabey demesiyle iş işten geçmişti artık.

Hırsla kapandığı dudaklardan sakinlemiş bir şekilde ayrıldı. 

Esra pencesindeyse ise işler çok başkaydı. Yıllardır platonik olduğu adam tarafından ilk öpücüğünü almıştı. Bu normal koşullarda oldukça romantik görünebilirdi fakat durum normal olmaktan o kadar uzaktı ki olayın öncesini ve maalesef ki sonrasını düşünmekten ne yaşadığını anlayamamıştı.

Biliyordu ki sırf ağabey lafını kendisine yedirmek için yapmıştı bu hamleyi. Başarmıştı da genç kızın kalbine daha sonraki günler muazzam bir acı hissettirecek o çentiği atıp geçmişti.

Ayrıldıktan sonra üç beş saniye ortamda çıt çıkmamıştı. 

Belli ki Yiğit Ali de kendisinden böyle bir performans beklemiyordu. 

'Aferin Yiğit Ali özenle koruduğun mesafeni sikip attın oğlum!' 

"Esra tamam sakin ol artık"

Bu bir şaka mıydı?

"Sen kime ne diyorsun ya nasıl öpebilirsin beni iznim olmadan?"

Bir yandan bağırırken diğer yandan yumruk yaptığı ellerini adamın göğsüne vuruyordu.

"Sırf senin peşinden koşmak yerine kendi yoluma, hayatıma bakıyorum diye yapıyorsun bunu. Alışıksın tabi önünde ardında gezilmesine! Ben Tolga'dan hoşlanıyorum ve sen aklında başkası olan bir kızı zorla öpen despot herifin tekisin!"

Genç kız kendisini durduramıyor gibiydi.

"Al bu rezilliğinle ne yaparsan yap!"

Gözleri dolu dolu bir şekilde arabanın olduğu yerin tersi istikametinde tekrar yürümeye devam etti. 

Yiğit Ali yumruk yemiş gibi kalakalmıştı. Olabilir miydi? Esra kendisinden vazgeçmiş olabilir miydi?

Biraz sonra adamın yanına yanaşan arabanın camı aşağı doğru indirildi.

"Ne yapalım ağabey biz mi götürelim?"

Genç adam kafa sallamakla yetinmişti.

Esra ağlaya ağlaya yürümeye devam ederken yanına siyah filmli bir araba yanaşıp durdu.

"Esra hanım buyrun sizi eve biz götürelim. Yiğit ağabeyin haberi var."

Genç kız kendini dışarıya o kadar kapatmış durumdaydı ki önce boş boş bakıp idrak etmeye çalıştı. Sonrasında ise arkasını dönüp epeyce uzaklaştığı adama doğru baktı. Orada dikilmiş kendisine doğru bakıyordu. Belli ki haberi vardı. Ardından dönüp arabaya doğru ilerledi ve arka tarafa geçip oturdu. Beyaz gömlekli, siyah kravatlı delikanlı kapısını kapatıp sürücü koltuğuna doğru simsiyah takım elbisesiyle kıvrak adımlarla ilerledi, arkalarında soğuk havayı zerrece önemsemeden hala ayakta dikilen bir Yiğit Ali bırakarak. 

Akşam saat yedi sularında ucu bucağı olmayan mülkünün sınırlarına giriş yapmıştı Gümüşpala. Her zamanki alışkanlığı öncelikle Bahar'ın yanına uğramaktı fakat bugün doğrudan bahçedeki çalışma odasına gitmişti.

Geleceğine az bir zaman kala Zeliha hanıma haber edilmişti ve kendisini odada bekliyor olmalıydı.

Tüm heybetiyle arabadan inerken çocuklardan biri hemen kapısını kapatmadan yetişebilmek için koşturmuştu. Kendi kullandığı arabasının kapısının açılması kapanması konusunda öyle takıntılı biri değildi fakat belli ki gençler patronlarına saygıda kusur etmek istemiyorlardı.

"Ferit ağabeyin yok mu aslanım?"

Mehmet henüz yirmi bir yaşında toy bir delikanlıydı.

"Ferit ağabeyim depoda efendim."

Delikanlı, Gümüşpala'nın kendisiyle direkt olarak muhattap olması karşısında oldukça heyecanlanmıştı. 

Hamza Mahir, Mehmet'in omzuna şöyle bir vurarak devam etti yoluna.

Dışarıdan anlaşılması mümkün olmasa da Gümüşpala oldukça gergindi. Ne ile karşılaşacağını tam olarak bilmiyordu. Nasıl bir hikaye çıkacaktı karşısına? 

Zeliha hanım pimi çekilmiş bir bombayı kucağına bırakıp gidebilirdi nihayetinde.

Odaya girdiğinde Zeliha hanım çalışma masasının karşısındaki sandalyede oturuyordu. Kendisini görür görmez hemen ayağa kalkmaya yeltendi.

"Estağfurullah Zeliha hanım oturun lütfen."

Zeliha hanım tekrar yerine otururken meraklı ve bir o kadar da tedirgin gözlerle damadım dediği adama bakıyordu. 

Hamza Mahir hiçbir zaman kendisine saygıda kusur etmemişti bugüne kadar. Her daim ölçülü ve mesafeli tavrı, beyefendi duruşuyla bilirdi adamı.

"Benimle görüşmek istemişsin oğlum. Meraklandım hayırdır inşallah Bahar'ımla ilgili bir sıkıntı yok değil mi?"

Her zaman önceliğinin Bahar olması Hamza Mahir'in öğrendiği olumsuzluklara tezat oluşturuyordu.

"Merak etmeyin Baharla ilgili hiçbir sıkıntı olamaz. Sizinle konuşmak istediğim başka bir mevzu var."

Bir yandan da çalışma masasının başındaki koltuğa geçmek yerine kadının karşısındaki koltuğa geçip oturmuştu.

"Zeliha hanım lafı dolandırmayı sevmediğimi tanışıklığımız süresince zaten anlamışsınızdır. Direkt olarak mevzuya girmek istiyorum. Konumuz Zeynep hanım."

Zeliha hanımın yüzü allak bullak olmuştu. 

"Ben nereden bileceğim oğl.."

Cümlesini henüz tamamlamadan Gümüşpala tarafından susturuldu.

"Hatırlarsanız Konya'daki evinizin bahçesinde geceleyin sizinle kısa bir sohbetimiz olmuştu. Beni Bahar'ı üzmemem konusunda bir anne edasıyla uyarmıştınız. Size çok saygı duymuş, taktir etmiştim. 

Devamında Bahar'ın size hiç anne demediğinden bahsetmiştiniz. Onu bu denli sevmenize rağmen, doğar doğmaz yanınıza getirilen bir bebek neden sizi annesi yerine koymamış olabilir?"

Adamın kurduğu her cümle Zeliha hanımın yüzünün her an daha da beyazlamasına neden oluyordu. Ne diyeceğini nasıl bir tepki vereceğini bilememişti. Çok ansızın yakalanmıştı.

"Evet Zeliha hanım sizi dinliyorum. Gerçekleri bir de sizden duymak istiyorum. Bu zamana kadar en başta Bahar'ı sonrasında beni kandırmış olmanıza rağmen sizin iyi bir insan olduğunuza inanıyorum. Bu nedenle aramıza giren yalanlarınızı bir kenara bırakıp sizin sözlerinizi doğru kabul edeceğim. Anlatın."

Gümüşpala kadına karşı o kadar kuvvetli pres yapıyordu ki Zeliha hanımın komutlara uymak dışında başka bir çaresi görünmüyordu. Hali hazırda zaten günlük hayatta yalanla dolanla işi olan biri değildi. Böyle bir durum karşısında da sinip kalmıştı.

Adama yalvaran gözlerle bakıyordu.

"Bahar'ım duymasın oğlum ne olur çok üzülür. Bir daha beni görmek istemezse ben ne yaparım yalvarırım anlatma ona."

Gözünden yaşlar ardı sıra akarken Gümüşpala'nın bunca yıllık gözlem tecrübesine göre kadın numara yapmıyordu. Samimiydi.

Öne doğru eğilerek bakışlarını kadınla aynı hizaya getirdi.

"Zeliha hanım nedir sizi korkutan? Bunca yıldır tek başınıza bütün sorumluluğunu aldığınız bir kız çocuğuna karşı elinizi kolunuzu bağlayan?"

Kadının Bahar'ı kaybetmeyi göze alamadığı öyle belliydi ki.

"Ekrem ve onun ailesi oğlum. Daha doğrusu babası ve dedesi. Bahar onlarla irtibatta olursa başına gelmeyen kalmazdı. Bakma aldırış etmediklerine, yüzüne bakmadıklarına işlerine yarayacak yaşa gelsin neler ederlerdi yavruma."

Zeliha hanım yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı. Hamza Mahir için oldukça kolay olmuştu.

"Sizin bu aileyle nasıl bir bağlantınız var? Nereden biliyorsunuz iç işlerini bu kadar yakından?"

Kadın duraksayarak cevapladı adamı.

"Ben Zeynep'in öz ablasıyım."

Karşısındaki adam hiç şaşırmış gibi görünmüyordu. Zerrece mimiği oynamamıştı. Acılı bir tebessümle devam etti.

"Tabi ya sen zaten biliyorsun bunu."

Hamza Mahir baş sallamakla yetinmişti.

"Şu hikayeyi en başından bir anlatın bakalım."

Zeliha hanım derin bir nefes çekerek nereden başlayacağını düşündü bir anlığına.

"Zeynep yirmilerinin başındaydı Ekrem ile evlendiğinde. Annesi Bahriye hanım, teyzemlerle ortak bir dostlarının oğlunun düğününde görmüş Zeynep'i çok beğenmiş. 

Tam bir İstanbul hanımefendisiydi Bahriye hanım. Nasıl desem hem çok alımlı hem çok asaletli, nasıl oturulur kalkılır fevkalede bilen çok görgülü bir kadındı. Zeynep zaten Bahriye hanımı çok sevdiği için olumlu yaklaştı yoksa yaşça epey büyüktü kendinden Ekrem. 

Zavallı kadının kocası öyle merhametsiz, mendebur bir adamdı ki oğlunu da aynı kendi gibi yetiştirmiş. Allah var Ekrem Zeynep'e çok kötü davranmazdı. Babasının annesine davrandığı gibi saygısızlık etmezdi. 

Sanki Zeynep'in yanında içindeki iyi ortaya çıkardı. Sever miydi sevmez miydi bilmem ama Ekrem gibi bir adamın merhametli davrandığı tek kişi Zeynep'tir."

Zeliha hanım eskileri anarken çok üzgün görünüyordu.

"Bahar bir buçuk iki yaşlarındaydı. Eşim ve oğlumu kazada kaybedeli üç yalan olmasın dört yıl olmuştu. Canımın içi kardeşim hem bana üzülür hem de kendi sıkıntılarıyla baş etmeye çalışırdı. Bir de son zamanlarda bayılmaları çıkmıştı ortaya. Ben Konya'da yaşıyordum fakat sık sık telefonda görüşürdük o zamanki iletişimin el verdiği kadarıyla. Her konuşmamızda yeni bir bayılma anısı anlatırdı. Baş ağrısından duramadığından bahsederdi. Bahriye hanımın da ısrarıyla en sonunda doktora götürdüler zavallımı."

Kadıncağızın gözlerindeki yaşlar ip gibi sıralanırken Hamza Mahir masanın üzerinden aldığı peçeteyi uzattı.

"Sağ ol oğlum."

Gözlerini kuruladıktan sonra devam etti.

"Başının içinde hızla büyüyen bir tümör tespit ettiler. Her gün daha kötüye gitti benim kardeşim. Sıkça gitmeye çalışırdım ziyaretine ama kayınvalidesi ve kayınpederiyle birlikte üç katlı konak gibi bir evde yaşarlardı öyle olunca sık sık gidemez gittiğimde de bir hafta ancak durur ağlaya ağlaya geri dönerdim. Ben de çok yaralıydım. Kocam, oğlum sonrasında kardeşim... Dua ederdim Allahım önce benim canımı al daha fazla sevdiklerim acısını gösterme bana diye. Sonra zaman gösterdi ki bir öksüze annelik etmek gibi çok önemli bir görevim varmış benim."

Gümüşpala da olayın dramatikliği karşısında sus pus olmuştu. Yalnızca dinliyordu kadını.

"Altı ay sonra kaybettik boncuk gözlü kardeşimi. Mezarının başında ağlıyorum ama nasıl kendimden geçmiş şekilde. Annemiz babamız sizlere ömür. Teyzemle eniştem gelmişler kendilerine hayırları yok. Biz birbirimizin kimsesiydik kendi başıma kaldım.

Ekrem'i seçti bir an gözüm hiç unutmam dün gibi aklımda. Bakışları değişmiş, gözündeki o merhamet kırıntısı da gitmiş, ruhu çekilmiş bomboş bir beden gibi dikiliyordu orada. Dalmış gitmiş uzaklara kim bilir aklından ne geçiyordu.

Mezarın başında çökmüş dururken omzumda bir el hissettim. Baktım ki Bahriye hanım gelmiş yanıma. 'Başın sağolsun kızım' dedi önce. Sonrasında 'On on beş gün içerisinde yanına geleceğim toparla kendini yeğenini düşün' dedi."

Zeynep hanımın hastalığının öğrenilmesinin ardından kötü son günde gün yaklaşırken Bahriye hanımın da boş durmayıp Bahar'ın geleceği ile ilgili bir takım planlamalar yaptığı anlaşılıyordu.

"Gerçekten de dediği gibi oldu. İki hafta sonra kapım çalındı. Açtığımda babaannesinin kucağında Bahar, yanlarında Ekrem öylece dikiliyorlardı. İçeri girmediler. Aceleyle üç beş parça eşya aldım, üç beş parça da anı edecek şeyler... Pencereleri örttüm, uzun zamandır zaten perdeleri bile açmak içimden gelmiyordu iyice sıkıca kapattım hepsini. Biliyordum bir daha bu eve dönmeyecektim, kaybettiğim ailemle yaşadığım o kısacık yıllar şöyle bir gözümün önünden geçti. Yavrumun koridorlarda koşan ayak sesleri, eşimin baş köşedeki koltuğu... Ağlaya ağlaya çıktım evden. Bahar'ın büyüdüğü o villayı almışlar, dayanmış döşenmiş. Bir çocuk nasıl rahat ederse ona göre yaptırmışlar. Bahriye hanımın yakından ilgilendiği belliydi. İki valiz indirdiler arabadan. Yavrumun tüm dünyası iki valize sığmış. Beni bilirdi ama alışık değil çocuk tabi yabancı yabancı bakıyor. Belli zaten annesinden ayrılmak çok sarsmış bir de bilmediği yerlere getirmişler. 

Bahriye hanım beni kenara çekip dedi ki; 'Bahar'ın bu hayattaki en büyük şansı bir kız çocuğu olması. Eğer ki erkek çocuğu olsaydı başta dedesi olmak üzere babası onu asla bırakmama izin vermezdi. Aynı onlar gibi merhametsiz, ciğeri beş para etmeyen bir adam olurdu. Ben artık bizim ailemiz yüzünden insanların ahını almak istemiyorum kızım. Benim torunum sevgiyle, şefkatle büyüsün. Sen onun yarı annesi sayılırsın. Kaybettiğin evladının yerine koy. Sımsıkı sarıl ona. Bundan böyle hem öksüz hem yetim o. 

Sakın ola ki teyzesi olduğunu söyleme. Bizimle arandaki bağı bilmesin. Yaşı büyüyüp de annesi hakkında daha çok şey öğrenmek için soluğu yanımızda alırsa tam da göze görüneceği yaşta bırakmazlar Bahar'ı. Benim gücüm yetmez kızım yazık ederler torunuma. Şimdi Ekrem'in yeniden evlenmesi için ayağına bağ olur diyerek ikna ettim dedesini. Sesini çıkarmadı. Sen de sakın sesini çıkarma. Yerini belli etme, akla gelme, bırak unutsunlar sizi. Gerekli maddiyatı ben sağlayacağım sen merak etme. Bahar'ım sana emanet kızım. Ben yine gelmeye çalışacağım. Dara düştüğün vakit bana ulaş.'"

Zeliha hanım babaanne ile arasında geçen diyaloğu dün gibi hatırlıyordu. Gözleri dalıp gitmişti fakat ağzı ezberden anlatıyordu yaşananları. Babaannesinin boynuna sımsıkı sarılan Bahar'ın ayrılmak istemeyişi, Bahriye hanımın arkasından ağlarken bile 'anne' diye iç çekişleri,günlerce korku dolu tedirgin bakışları hepsi ama hepsi hatırındaydı kadının. 

Zeliha hanım da kolay bir hayat yaşamamıştı fakat kötülük etmek şöyle dursun ömrünü Bahar'a vakfetmişti.

Devamında tüm bunları anlattıktan sonra yorgun düşüp durakladı Zeliha hanım. Bu bilgiler Gümüşpala'yı da o kadar derinden yaralamıştı ki koşarak Bahar'ın yanına gitmemek için zor tutuyordu kendisini.

"Bahar'ın babaannesi hayatta mı Zeliha hanım?"

Bu hayat öyküsünün kahramanlarından biri oydu.

"Bahar İstanbul'a gelip geri dönmediğinde ilk onu aradım. Epeyce yaşlı olmasına rağmen telefonda beni paylayacak kadar dinç geliyordu sesi. O zamandan beri de hiç konuşmadım oğlum haberim yok."

Gümüşpala öğreneceğini öğrenmişti. Bundan sonrası nasıl davranması gerektiğiydi ki işin zor kısmı da burasıydı.

"Sağ olun Zeliha hanım. İçtenlikle anlattınız her şeyi. Size olan saygım bir kat daha arttı. Kimse kimse için ömrünü adamak zorunda değil fakat siz kendi hayatınızdan vazgeçmişsiniz. Bahar için yaptıklarınız büyük fedakarlık."

Zeliha hanım anlaşılmanın verdiği rahatlıkla tebessüm etti. 

"Ben şu yaştan sonra Bahar'ın bana olan hayal kırıklığıyla dolu bakışlarını kaldıramam oğlum. Ne olur gerçekleri anlatacağım derken kızımla aramın açılmasına müsade etme. Senden tek isteğim budur."

Hamza Mahir başını sallayarak onayladı.

"Merak etmeyin sizi düşünmeden bir adım atmayacağım. Bu da benim teminatımdır."

Yaklaşık on dakika sonra odadan birlikte ayrılmışlardı. Eve girip merdivenlere yönelen adamın kafası oldukça bulanıktı. Günde kırk benzemez işle uğraşıyordu fakat insanın yumuşak karnıyla ilgili meseleler ruhen çok yıpratıcı oluyordu.

Bahar, kocası akşam yemeğine geleceği için hevesle üzerini değiştirmiş, v yakalı bordo ince triko elbisesinin yakasından etek ucuna kadar gold detaylı düğmelerine uyumlu altın küpleri ve zarif İtalya kesim zinciriyle; ayağındaki krem puf tarzı ayakkabıları görmezden gelinirse oldukça şık görünüyordu. 

Beklemiş beklemiş fakat Hamza Mahir bir türlü gelmemişti. Oldukça dakik bir adam olduğu için yaklaşık bir saat önce saçlarını tararken gelmiş olması lazımdı.

Canı sıkılmıştı genç kadının. O kadar özenmişti ama beyefendi Allah bilir hangi dosyaya gömülmüş gelememişti. Bütün gün çok özlemişti zaten hemen görmek istiyordu bir de geç kalınca tüm hevesi kırılmış, yüzü asılmıştı.

Merdivenlerin başına geldiği sırada kocasının da aşağı tarafta merdivenlerin başına geldiğini fark etti. Yavaşça ilk adımı atıp inmeye başladığı sırada Hamza Mahir çoktan üç beşini çıkmış karısına yaklaşmıştı bile.

"Oo bu güzellik benim mi?"

Aşağıdan laf atıyordu Bahar'a.

"Senindi canım ama maalesef artık değil geç kaldın."

Genç kadının nazlı nazlı omuz sallaması bile Gümüşpala'ya o kadar güzel geliyordu ki olumsuz herhangi bir şey anlayacak halde değildi.

"Ben benim olanı bırakmam yalnız."

Bu eminlik de Bahar'ı mest ediyordu işte...

"Bazen uzaktan izlemek zorunda kalırsın işte ne yapalım."

Havalı havalı devam ederken birden ayakları yerden havalanmış indiği merdivenlerin tersi yönünde yukarıya doğru kocasının güçlü kolları tarafından taşınmaya başlanmıştı.

"Mahir ne yapıyorsun ya?"

"Mahir diyorum!"

"Yemeğe iniyorum ama ben."

Duyan kimdi? Hamza Mahir olmadığı kesindi.

"sen böyle güzel güzel giyineceksin kocan öpüp koklamadan aşağı ineceksin öyle mi?"

Odalarına girerken söyleniyordu Gümüşpala.

"Yahu adam sen geç kaldın sen!"

Hem suçluydu hem de güçlüydü.

Sırtı yatağın yumuşaklığına değerken boynu da hemen kocasının istilasına uğramıştı. Hamza Mahir derin bir solukla karısının güzel kokusunu içine çekerken tüm günün yorgunluğunu attığını düşünüyordu.

"Niye geç kaldın?"

Yine sorgu sual başlamıştı. İşin iyi tarafı adam artık alışmıştı. Hesap veriyor gibi hissetmiyordu.

"Bahçedeki çalışma odasında görüşmem vardı güzelim."

Bir de evdeydi yani bu adam!

"Eve kadar geldin beni görmedin yani öyle mi?"

Kocası boynuna gömüldüğü ve uslu durmayıp öpmeye başladığı için sesi boğuk geliyordu.

"Gelsem çıkamazdım yanından geç kalırdım yavrum."

Kopamazdım diyordu yani, Bahar yumuşamaya başlamıştı bile hemen.

"İyi bundan sonra alışkanlık haline de getirirsin sen bunu. Sonra ben hazırlanır seni beklerim gelmeyince de kendim inerim yemeğe üzgün üzgün."

Hamza Mahir biliyordu ki karısı nazlanıyorsa kendisinin haklı çıkma ihtimali yoktu.

"Çok mu bekledin sen beni bakayım?"

Bir yandan da eli yakasındaki düğmeyi bulmuştu usul usul oynuyordu. O düğmenin kaderi açılmaktı belli olmuştu.

"Çok"

Düğmeler Allahtan Bahar gibi nazlanmıyorlar ardı sıra açılıyorlardı. Her düğmeden sonra öpücükler biraz daha aşağı inerken genç kadının kafası karışmaya başlamıştı bile.

"Mahir yemeğe bekliyorlar yapma."

Ses tonu o kadar yap der gibi çıkıyordu ki kocasını ikna etmekten çok uzaktı.

Eli elbisenin ucundan içeri doğru girip bacaklarını okşarken bileklerinden sonra gelen ayakkabına takılmıştı.

"Ayağındaki şeyi çok aradın mı yavrum?"

Alenen dalga geçiyordu.

"Puf onun adı canım. Ayaklarım üşüyünce karnım ağrıyor sonra oğlanlar gazlanıyor ne yapayım?"

Adamın gözleri dudaklarına kaydı.

" Ne adı?"

Bahar tam yeniden 'puf' derken dudaklarına kapandı adam. 

Sarmaş dolaş bir süre özlem giderdikten sonra Gümüşpala az önce açtığı düğmeleri teker teker kapatıyordu. Güzel karısının gönlünü almıştı. 

"Yemekte sarma var hadi inelim."

Bahar'ın sesi eski neşesinde hevesli çıkıyordu.

"Çok severim sarmayı. Sen de sardın mı?"

Genç kadın gülümseyerek kocasının gözlerinin içine bakarken mesaj alınmıştı.

"Ohoo Bahar hanım baş başa olsak aç bırakacaksın kocanı anlaşıldı bu konuda hiç ilerleme yok."

Bahar yalandan bir öfkeyle konuşmaya başladı.

"Allah Allah bir de ilerleme kaydedip kaydetmediğime mi bakılıyor benim bu evde?"

Kızın cümlesi adamı güldürmüştü.

"Aldığın nefese bakarım bu evde."

Öyle bir söylüyordu ki sanki her şeyden önemlisin der gibiydi.

"İyi bak, not et sınav yapaca..."

Bahar havalı havalı konuşması Hamza Mahir'in boynuna bir ısırık bırakmasıyla yarım kaldı.

"Ah acıttın! Şu boynumu ısırma rezil oluyorum demiyor muyum ben sana?"

Küçücük haliyle kocaman adamı azarlıyordu.

"Gece bir ceza verirsin artık hak ettim."

Tatlı atışmalar halinde yataktan zar zor kalkıp odadan çıkmışlardı. Hamza Mahir'in tutturması üzerine küçük aslanları da kucaklarına almışlar aşağıya inmişlerdi. 

Keyifle yenilen akşam yemeğinin ardından Gümüşpala oğullarıyla vakit geçirmiş birkaç saat odalarından ayrılamamıştı. Gün geçtikçe çevreye karşı duyarlı hale geliyorlar, babalarıyla oyun oynamayı bile biliyorlardı. Bu durum adamı da çok keyiflendiriyordu. 

Aşağıya kış bahçesine indiğinde Bahar poların altında salebini yudumluyordu. Kocasının geldiğini görünce battaniyenin ucunu kaldırıp yanına çağırdı. 

"Aslanlarından ayrılabilmişsin sevgilim."

Bahar'ın memnuniyetle çıkan sesine tebessüm eden adam açtığı yere oturup karısını göğsüne doğru çekip sarıldı.

"Sanki her gün farklı geliyorlar gözüme. Çok hızlı büyüyorlar iyi mi kötü mü karar veremiyorum."

Kocasının çocuklarına bu denli düşkün oluşu çok hoşuna gidiyordu Bahar'ın.

"Sen bir de bana sor. Akıllandılar vallahi artık çoğu zaman numaradan ağlıyorlar, akşama kadar parmaklarında oynatıyorlar beni."

Elindeki kupayı kocasının da içmesi için uzattı.

"Bak bir de bana benzemiyorlar diyorsun."

Hamza Mahir bir yudum alıp tekrar karısına uzatırken ufak ufak iğnelemekten de geri durmuyordu.

"Bana çekseler kedi gibi olurlardı bak yine yatıyorum burada güya kızgındım sana. Esas senin gibi zor ikna oluyorlar."

Bahar battaniyenin altında kocasının sıcacık kollarında iyiden iyiye mayışmıştı.

"Sen nasıl bir çocukmuşsun peki nasıl anlatıyor Zeliha hanım?"

Bahar şöyle bir düşünüp cevapladı.

"Çok hareketli ve yaramaz bir çocukmuşum. Zeliha sultan beni prenses gibi giydirirmiş ama ben oğlan çocuğu gibi koştururmuşum etrafta. İnatçıymışım bi de."

Duydukları Gümüşpala'yı gülümsetti hoşuna gitmiş gibiydi.

"Hala öylesin. Dışın prenses gibi için inatçı yaramaz çocuk."

Bahar'ın elindeki boş kupayı alıp kenardaki masaya uzanıp bıraktığı sırada karısının şımarıkça gülüşünü duydu. Onun bu halleri huzur veriyordu.

"Sen nasıl bir çocuktun peki?"

Hamza Mahir yedisinde neyse yetmişinde de o olanlardandı.

"Ben kendi kendine yaşayan bir çocuktum. Az konuşan, her şeyi kendi halletmeye çalışan. Annem gittikten sonra da kavgacı bir çocuğa dönüşmüştüm. Sonra çabuk olgunlaştım ama Rafet bey sağolsun."

Sesi sitemli çıkmıyordu. Hatta babasına karşı çok saygı ve sevgi duyduğu belliydi.

Gümüşpala'nın sıraladığı tavırlar o kadar travmatikti ki ağlayası geldi kadının. Kendi hayatı az travmalıymış gibi pas geçip adama daha çok üzülüyordu.

"Kesin az konuşan ama konuştuğunda da büyük büyük konuşan bi veletsindir sen."

Uzanıp adamın yanağından bir öpücük çaldı.

"Sen benim içimdeki boşlukların neredeyse hepsini doldurdun Mahir ama biliyor musun bir yerlerde eksik bir şeyler olduğunu hissederdim ve çocuklarım olunca o boşluk da sanki kapandı. Sanırım anne olmak ve eksik kalan yanlarımın hepsini kendi çocuklarım üzerinde telafisini yapabilecek olma fikri beni rahatlattı. Ben annesiz ve de babasız büyüdüm belki ama benim evlatlarım inşallah tam olacaklar. İçleri rahat, gönülleri huzurlu bir şekilde başlarını yastıklarına koyacaklar."

Gümüşpala karısını kendine biraz daha çekip çok daha sıkıca sarıldı.

"Güzelim benim"

Saçlarından kokusunu içine çektiği karısının başına bir öpücük kondurdu.

"Aslanlarım senin gibi anneleri olduğu için çok şanslılar."

Hamza Mahir'in her fırsatta anneliğine iltifat etmesi hoşuna gidiyordu Bahar'ın.

"Sana bir hediyem var."

Gümüşpala hafifçe yerinden doğrularak cebinden bir kağıt çıkardı. Daha doğrusu genç kadın önce öyle zannetmişti fakat bu bir fotoğraf baskısıydı.

"Ne hediyesi merak ettim nedir bu?"

Hamza Mahir elindeki fotoğraf karesini karısının eline verdi.

Kocasından aldığı bu karede yirmili yaşlarda bir kadın vardı. Uzun kumral saçları omuzlarından aşağı dalgalanmış, rüzgardan uçuşmuştu. Arka tarafında bir deniz manzarası, üzerinde uçuk pembe kareli bir elbise, kısa topuklu pabuçlarıyla kendi dönemi içerisinde oldukça şık ve havalı bir görüntü sergiliyordu. Huzurlu bir görüntüsü vardı sanki yada Bahar öyle okumak istedi o an karar veremedi.

"Kim bu kadın sevgilim?"

Aklına geliyordu ama bir yandan da konduramıyordu. Olabilir miydi?

Hamza Mahir gözlerinin en derinine bakıp cevapladı karısını.

"Zeynep hanım."

Bahar'ın sanki kulakları uğulduyordu. Onun için öylesine büyük ve tarihi bir andı ki bedenen ve ruhen sarsıldığını hissetti. Yıllardır hayalini kurduğu, delicesine merak ettiği kişi tam da karşısında kendisine gülümsüyordu.

"Annem"

...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GÜMÜŞPALA-66

GÜMÜŞPALA - 1

GÜMÜŞPALA-14